Hülya Koçyiğit “DAVUTOĞLU TAM BİR AKİL İNSAN”

Hülya Koçyiğit “DAVUTOĞLU TAM BİR AKİL İNSAN”

Sinema Sanatçısı, Akil İnsan Hülya Koçyiğit, Hülya Okur'a konuştu. İşte röportajdan bazı çarpıcı başlıklar: "Türkiye sineması değil Türk sineması...Hayat bana onlardan çok daha fazlasını verdi...'Kezban' ...

24 Kasım 2014 - 20:57

Qg68d3Sinema Sanatçısı, Akil İnsan Hülya Koçyiğit, Hülya Okur’a konuştu. İşte röportajdan bazı çarpıcı başlıklar: “Türkiye sineması değil Türk sineması…Hayat bana onlardan çok daha fazlasını verdi…’Kezban’ lakabı bizim ayıbımız…Susuz Yaz’ın üstüne çıkmış bir film yok…Atatürk benim kahramanım…Erdoğan büyük bir lider…Sürecin arkasındaki niyet sağlam…Barış süreci yerel bir proje…Barışın zor tesis edildiğini öğrendim” Bir insanın yüreğini ilk kez avuçlarımın içine aldım, dokundum…Orada bile attığını görünce korkup ait olduğu yere bıraktım…Bir insanın gözlerinin içinde yolculuğa ilk kez çıktım…Uçurumunda bile olan huzura kendimi attım…Bir insanın ruhunu ilk kez öptüm…Ve ilk kez hislerimden yardım almadım…Bir insanın nefesini ilk kez yakaladım…Almadan da verilebildiğini gördüm…Böyle bir insanın yaşadığına ilk kez şahit oldum…Hâlâ bir melek miydi acaba der dururum….Hülya Koçyiğit sizlerle… HÜLYA OKUR-HABERX “ANNEMİN GENÇ KIZLIK HAYALLERİNİN TEZAHÜRÜYÜM” “ANNEM; KARDEŞLERİM VE GENÇ KIZLAR İÇİN ‘ÖRNEK’ OLDUĞUMU SÖYLEDİ” Güzel bir aileye sahipsiniz… 20 yaşınızdan beri sizinle olan Selim Soydan. Ender-Gülşah, Neslişah, Aslışah, Engin Altan Düzyatan. Peki küçük hanımefendinin 34 yaşında kalp krizinden kaybettiği babası ve 75 yıllık ömrünün 25 yılını felçli geçiren Melek annesi ile birlikte başlayan hayat filminin ilk bölümü nasıl geçti? Üç kız kardeşin en büyüğüyüm ben. Annem 16 yaşında beni dünyaya getirdiği için, bütün genç kızlık hayallerinin, kendi kurduğu dünya anlayışının bende tezahür etmesini istemiş. İlk yıllarımda müziğe olan istidadım, bale yapma isteğim, okula başladığım yıllarda öğretmenlerin dikkatini çekmem, resitallerde başrollerin verilmesi, bendeki sanatsal yeteneklerin fark edilmesini sağlıyordu ve annem bu durumdan çok mutluydu. Çünkü o kadar erken evlilik yapmasaydı, annemin de hayallerinde sanat vardı. Baktı ki evladında bu özlemini giderebileceği yetenekler var, benim eğitimimde çok fazla emek sarf etti, bale tamam bale, tiyatro tamam tiyatro, müzik aleti çalmalısın, dünya sinemasını takip etmelisin, konserlere gitmelisin, hep beni taşıdı, olgunlaştırdı, oluşturdu, bana belli bir anlayış ve belli bir zevk aşıladı, “Ne kadar donanımlı bir sanatçı olursan o kadar yerini sağlamlaştırırsın” dedi, tabi ki verdiği değerler vardı; insan olmak, doğru bir insan olmak, güvenilir bir insan olmak gibi…felsefi olarak da, maddiyatı değil maneviyatı telkin etti, çünkü maddi dediğin dünya gelip geçici bir dünya, ruh önemli, hayatta dik durabilmek için ruhen de güçlü ve zengin olmalısın, derdi. Kardeşlerim için de şöyle derdi: “Hülya ben bütün enerjimi sana veriyorum, sen de kardeşlerine vereceksin, onlar seni görerek büyüyecekler, sen onlar için bir örneksin” sonra ileriki yıllarda susuz yazdan sonra şöhret olduğum yıllarda, “Sen Türkiye’deki genç kızlar için bir örneksin, bu sorumluluğu her zaman hissetmelisin, onlara doğru örnek olmasın” derdi, kolay kolay bir şey beğenmezdi, ilk eleştirmenim annemdi, onun gözünün içine bakar, annem onaylıyorsa, demek ki doğru bir şey yapmışım diye sevinirdim. Benim annem sadece anne olmadı, bir yandan eğitimcim oldu, bir yandan eleştirmenim oldu, bir yandan yaşam koçum oldu, ufak açan, ışık tutan, arkamda sağlam duran bir menejer gibiydi, çok büyük emeği var üzerimde. Kuzguncuk’ta büyüdüm, çok cıvıltı yıllardı; sokaklarda yakan top, istop oynarken karma bir kültürün içinde büyüdüm, komşuculuk, dayanışma gibi olgular oluşturdu beni, sonra tiyatro sevdası başladı. “İNSANLARA; UMUDU, AYDINLANMAYI HATIRLATMAK İSTERİM” Sanat açısından anneniz bir çok özellik yüklemiş ama içlerinden sizi yükselten oyunculuk olmuş….İçimdeki acıya rağmen gülümsüyorum, maskeyi düşürmüyorum, demiştiniz bir röportajınızda. Bu mutluluk oyunu, oyunculuk yeteneğinizi ortaya çıkartan şey miydi? Hayır. Benim hayata bakışımı, hayatta hep iyi, güzel şeyleri görmek istediğimi ifade ediyor, ve karşılığında insanların gözlerinin içini parlatabilmek arzusu, bunu yaratabilmek için ne yapmalıyım, insanları nasıl mutlu edebilirim, daha yaşanabilir bir dünya olduğunu onlara nasıl gösterebilirim, yaşamın zorluklarına katlanabilmek için nasıl dirençli olmalı, hangi açılardan bakmayı öğrenmeli, bu duygular beni güler yüzlü bir insan yaptı, arkada bırakacağımız şeyi tatlı dil güzler yüz olarak öğrendim, insanlara umudu, aydınlanmayı hatırlatmak isterim. “ATASÖZLERİNİ HER DEFASINDA YENİDEN KEŞFEDİYORUM” Osman Müftüoğlu sizin sağlık karnenizi çıkarttığında, “En önemli gücü iyimserliği” demişti. Bu özelliğiniz şu an sahip olduklarınıza baktığınızda size kayıp olarak mı kazanç olarak mı geri döndü? Mutlaka kazanç. Cehenneme giden taşlar, iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir diye bir laf var, ben ona inanmıyorum, ektiğimizi biçiyoruz, ne verirsek onu alıyoruz, siz evladınıza nasıl bir duygu vermişseniz; ona güvenmişseniz, sevgi ve şefkat vermişseniz, fikirlerini alarak ona destek vermişseniz, ona umudu aşılamışsanız o da günü geldiği zaman size dönüyor. Ben atasözleriyle her karşılaştığımda onları yeniden keşfediyorum çünkü hayatta çok örnekleri var, insanlara ne verirsen karşılığını alırsın. “RASİM OZAN’I ÇOK TAKTİR ETTİM” “BENİM ÇABAM CESARET BİLE DEĞİL” İyimserliğinizi bir çok insan vurguladı ama biri var ki, cesaretinizi ortaya koydu, Rasim Ozan Kütahyalı, “Hülya Koçyiğit cesaretiyle de tarihe geçti” diye yazdı. Çözüm sürecinde akil insanlar görevi size verilene kadar cesaretinizin farkında mıydınız? Çok güzel bir yazıydı. O kadar genç bir insanın beni tanıması, anlamasını ve yazıya dökmesini çok taktir etmiştim. Evet farkındaydım, ben yüreği bayağı geniş bir insanım. Söz konusu benim vatanım olduğu zaman zaten üst tarafı teferruat demiş ya, o kadar doğru söylemiş ki, vatanı için canını hiç düşünmeden seve seve feda eden insanlar varken, ben bu ülkede barış olsun diye bir küçük çaba göstermişsem, bu cesaret bile değil bence. “EDEBİYAT ESERLERİNİN SİNEMAYA GEÇİŞİNİN ÖNCÜSÜ OLDUM” Gençliğinizde genç kızların elinde ortaokul sıralarından itibaren gezen kitapların filme çekilmesi fikirleri hayat bulurken keşfedildiniz. Bunun öncüsü galiba ben oldum. Yerli romanların okunduğunu biliyorum, o romanların kurduğu dünyayı yaşadığımızı biliyorum ve çok insani, evrensel konular olduğunu biliyorum, dolayısıyla onların filme çekilmesi konusunda biraz da benim ısrarlarım oldu, veya çekilmekte olanların sağlam senaryolar olduğunu gördüğüm için bunun yürümesi gerektiğini söyledim. Çünkü genellikle Amerikan sinemasının bir nevi adaptasyonları yapılmaktaydı, bizim kendi edebiyatçılarımızın eserlerinin de sinema yoluyla insanlara aktarılmasını istedim. “ŞİMDİKİ GENÇLER DİZİLERİN KİTABINI YENİ KEŞFEDİYOR” Şimdi romandan filme alınmış yapımların dizi filmlere dönüşümünü izliyoruz. Bravo. Fakat yeni yeni gençler onun da farkında değiller, seyrettikleri diziden sonra “Aa dizinin kitabı çıkmış” diyorlar, bu espri değil, gerçek. Sonradan kitabı keşfediyorlar. “İLKOKUL ÖĞRETMENİ OLMAK İSTERDİM” “SANATÇILAR DA BİR NEVİ ÖĞRETMEN” Selahattin Duman yıllar önce yazmıştı, “Eğer Ecevit’in şahsi partisinden bir bakan “Valilik ciddi bir görevdir..” deyip karşı çıkmasa Hülya Koçyiğit şu sıralarda resmen Yalova valisiydi..” diye. Oyunculuk dışında bir mesleğe tevessül ettiniz mi? Oyunculuk kadar kendinize yakıştırdığınız meslekler oldu mu? Ben ilkokul öğretmenime büyük hayranlık duyardım, onun gibi bir öğretmen olabilir miyim derdim, ancak öğretmenlik benim oyunculuk dışında düşünebileceğim bir meslek çünkü aslında ben mesleğimi yaparken de bir nevi eğitimci olarak görüyorum kendimi, halkın sanatçıları, önderleri, liderleri, alnında ışığı ilk hissedenler, yol gösterenler bir nevi öğretmen. “YÖNETMENLİĞİNİ YAPACAĞIM BİR PROJE ÜZERİNDE ÇALIŞIYORUM” Yeni sinemacılara hocalarınızın yönetmenleriniz, öğretmenlerinizin de halk olduğunu söylüyorsunuz… Ömer Lütfi Akad’ın ‘Gelin’, ‘Düğün’, ‘Diyet’ üçlemesinin yanı sıra kariyerinizin olgunluk döneminde de ‘Derman’, ‘Kurbağalar’, ‘Bez Bebek’ gibi önemli filmlerde boy gösterdiniz. Öğretmenlik boyutuna geçtiniz mi, yönetmenlik serüveninde görebilecek miyiz sizi? Dilerim, böyle kıpırdanışlar var, bir senaryo üzerine çalışıyoruz, yine bir kadının hayatı. Ve hatta kendi kaleme aldığı bir kitabı senaryolaştırmaya çalışıyoruz, eğer başarabilirsek ben yönetmek istiyorum. “BENİM TİPLEMELERİMİN HEPSİ NAİF, ZARİF DEĞİLDİ” “Sevdam, tutkum, içimdeki ateş” diye tarif ettiğiniz sinema tarafınızı yeterince geliştirdiğinize inanıyor musunuz; naif, ince, zarif tiplemesinin dışına pek çıkmayışınız sizin için bir dezavantaj oldu mu? Siz saydınız yaptığım filmleri. Dolayısıyla onlar naif, zarif tipler değil, tam tersine çok ayağı yere basan kadın tipleri. Kurbağalar’daki kadın da, Derman’daki kadın da, Almanya Acı Vatan’daki kadın da, Firar’daki kadın da çok sağlam kadınlar. Yani hak arayan, emeğinin karşılığını almasını bilen kadınlar, o ilk yıllarda melodram diye tanımlayabileceğimiz filmlerde, hem yaş gereği hem de fiziksel özelliklerim nedeniyle o zarif, naif, genç, masum, kırılgan tipleri fazlasıyla canlandırdım, halkla bütünleşmem oldu ve hala televizyonda o filmler seyrediliyor ama ben oyuncu olarak bunları aşmam gerektiğini bildiğim için azimle çalıştım. Gelin, Düğün çok önemli bir örnektir. Benim kariyerimde oyunculukta sınıf atladığım dönemdir, Derman vs biraz daha olgunlaştığım dönemdir. “OYUNCULUKTA %50 DUYGUSALLIK VARSA, %50 DE KONTROL OLMAK ZORUNDA “ Karakterlerinizle o kadar çok özdeşleşiyormuşsunuz ki, hatta Hıçkırık filminde kara sevda yüzünden verem olup ölen insanların o kadar çok etkisi altına girmişsiniz ki, kendinizi gerçekten veremli zannetmeye başlamışsınız. Rolün ötesine geçmek sizi yormadı mı, genellikle konusu dram olan filmler ruhunuzda nasıl bir tahribata yol açtı? Aslında oyunculukta %50 duygusallık varsa, %50 de kontrol olmak zorunda. Başka türlü zaten olmaz. O zaman her filmde başka türlü hastalanmanız söz konusu. Benim sinemada ilk yıllarım ve bu kadar ağır hastalığı olan bir kadını canlandırmak elbette ki, beni çok sarstı, çok duygulandım, tıpkı Vurun Kahpe’deki Aliye öğretmen gibi. Orada da çok büyük bir heyecana kapılmıştım. Öğretmenlik hayallerim de var ya, sahiden yaşadım, bu şu demek: Mış gibi yapamamak demek, o kişinin içine girmek, o olmak demek benim için. Ve onu hissettiğim oranda hissettirdiğime inanmak. Ruhumda tahribata yol açmaması için de kontrolü elimde bulundurmaya çalıştım çünkü öteki türlüsü profesyonellik olmuyor, amatörlük oluyor. “TÜRKİYE SİNEMASI DEĞİL, TÜRK SİNEMASI” Türkiye sineması, yurtdışında ilk önemli başarısını… Sizde mi Türkiye sineması diyorsunuz? Hayır haberde öyle geçtiğinden kullandım, rahatsız mı oluyorsunuz Türkiye sineması tabirinden? Böyle bir değişikliğe neden lüzum görülsün, Türk’üz, Türkiye’de yaşıyoruz, Türk kültürünü anlatıyoruz. Türk sineması, yurtdışında ilk önemli başarısını Metin Erksan klasiği ‘Susuz Yaz’la, Berlin Film Festivali’nde aldığı ‘Altın Ayı’ ödülüyle gerçekleştirirdi. Türk sineması yabancılaştı mı, sizin döneminizin ruhunu korumasını ister miydiniz? Eğer milli sinemadan söz edeceksek, o zaman o ruhu koruması gerekiyordu ama her dönemin bir sosyo ekonomik bir biçimi var, o yılların bir yaşam biçimi, kaygıları, sorunları var. Teknoloji de gelişiyor, dünya ile iletişim artıyor, sadece Türkiye’de yaşamıyoruz, dünya ile beraber yaşıyoruz, ihtiyaçlarımız değişiyor, o zaman milliden çok milli karakterli evrensel hikayeler anlatmak durumunda kalıyoruz, bütün bunları yapıp yapamadığımız meçhul. Ama sinema ile kafa yoran, Türk sinemasını hak ettiği yerlere taşımak için çabalayan genç bir nesil var, onlar insanın göğsünü kabartıyor, keyifle izliyorum. Ama bu soruyu sokaktan geçen bir kadına, adama sorsanız, size: “Nerede o eski filmler?…O filmlerle biz daha çok duygularımızı yaşıyorduk, yaşayamadığımız aşklarımızı yaşıyorduk, aile kavramları çok güçlüydük, komşuluk duygusu çok güçlüydü, bütün bunları tekrar yaşadığımız ve özlediğimiz için eski filmleri tercih ediyoruz” derdi. Ben hep bu durumlarla karşılaşıyorum. “YENİ NESİL SİNEMANIN GEÇMİŞİNİ BİLMELİ” Ama siz de yeni nesile bir serzenişte bulunuyorsunuz, “Ben size sahip çıkıyorum, lütfen siz de Yeşilçam’a sahip çıkın” diyorsunuz. Diyorum çünkü geçmişi olmayan gelecek kuramaz. Geçmişi iyice bilmeli, sahip çıkmalı, onun eksiklerini, hatalarını, artık terk etmesi gereken alışkanlıklarını görebilmesi için önce tanıması, sahip çıkması lazım ki üstüne ilave koyabilsin, yeni bir şey getirebilsin, onun için diyorum onu. “BİZ KENDİMİZİ YÖNETEBİLİRİZ” Adnan Menderes’in eşi Berrin Menderes’in hayatını canlandırmak isteğini‘‘Berrin Menderes’i oynamadan ölürsem, gözüm açık gider’’ şeklinde ifade etmiştiniz. Yüzlerce filmden sonra sizi tatmin etmeyen şey ne? Öyle diyorum çünkü çok iyi hazırlandığım bir senaryoydu o. Tamamen ekonomik nedenlerle hayata geçiremedik. Benim canlandırmak istediğim, Berrin Menderes’in hayatı değil. Ben orada Berrin Menderes diye bir karakteri canlandıracağım ama esas açmak istediğim şey, demokrasiyi yaşam biçimi olarak seçmiş bir milletin neden başına darbe gibi bir bela geldi, yöneticiler neden bu halka güvenmedi, beğenmediğimiz idarecileri kendi oylarımızla değiştirmek gibi bir hak verilmişken elimize, niye bu hakkı elimizden aldılar? Bu senaryoyu bunları açmak, bu soruları çoğaltmak için çalıştım. 1960 ihtilalinin nedenleri idi. Bir daha aynı şeyi yaşamamak için unutmamamız lazım. İlla başımıza bir vesayet gerekmiyor, biz kendimizi yönetebilmeliyiz, biz kendi geleceğimizle ilgili kararları kendimiz verebilmeliyiz, biraz halka güven bekliyoruz. “DÜNYANIN EN BÜYÜK ÖDÜLÜ ALMAK İSTERİM” 2014 yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödüllerinin Sinema alanında olanı size verilmişti. “Oyunculuk alanında en fazla ödül alan sanatçı” olmanız nedeniyle, Antalya’da nişanla onurlandırıldınız, film festivallerinden aldığınız sayısız ödüller var. Bu ödüllerin içinde gözlerinizin aradığı bir şey var mı yine de? Biraz iddialı olacak ama dünyada sinema alanında verilmiş ödül neyse onu da almak isterim. Bunun sonu yok çünkü. Sinemanız ne kadarsa bunun karşılığında o kadar tanılır veya ödüllendirilebilir oluyorsunuz. Bizim çabalarımız karşılık buluyor. Mesela Nuri Bilge Ceylan’ın üst üste aldığı ödüller çok büyük bir başarı ama yetmiyor, daha da sinemamız tanınsın, bilinsin istiyoruz, artık gençlerin bu anlamda yükleri daha fazla, görevleri devralmaları gerekiyor. “GÜVENİLİRLİK VASFIM HERŞEYDEN ÖNEMLİ” “KOMŞUSU AÇKEN UYUYAMAYANLARDANIM” “Biz” diyerek yaşadınız hep. Ama bu bizin içinde sadece aileniz olmadı, toplum özellikle kadınlar biz’i tamamlayan unsurlar oldu. Bu sorumluluğu insan olma mı, sanatçı olma duygusuyla mı yerine getirdiniz? Teşekkür ederim bunu özümsemiş olmanız hoşuma gitti. Önce insan olmayı becerebilmeye çalışıyorum, insanların hayatına değmek, ışık olmak veya dokunduğunuz yerde iz bırakabilmek çok önemli benim için. Tabi ki önce insan olmayı başardığım oranda, sanatçı olarak gerçek olacağım, sanatçı olmak için her şeyden önce ‘güvenilir’ kişiliğimin olması gerekir. Halkın önündeki güvenilirlik vasfım her şeyden daha önemli. Bunu yarattıktan sonra insanlar için, ülkem bir şeyler yapma güdüsüyle yaşıyorum. Sosyal yaşamın içinde benim kadar şanslı olmayan insanlarla beraber olmayı ve birikimlerimi onlarla paylaşmayı gerektiriyor. Kadının sağlığı, eğitimi, sosyal yaşama katılımı ve iş hayatı benim ana meselelerim, dertlerim. Bunlar başarıldığı oranda Hülya olarak mutlu olabilirim. Komşusu açken uyuyamayanlar gibiyim ben. Sorun varsa, o sorun görmezden geliniyorsa, o sorunla ilgili kimse bir şey yapmıyorsa yaşayamıyorum. “SANATÇILAR EKSTRA DUYARLILIK TAŞIYAN KİŞİLERDİR” Jane Fonda kendinize en yakın bulduğunuz yabancı aktris.” Onu sadece beyazperdedeki görüntüsü ile değil yaşadığı topluma karşı sorumluluklarını yerine getiren iyi bir anne ve büyükanne olduğu için seviyorum. “ demiştiniz. Jane Fonda, aynı zamanda aktivist bir yönü de var, o da savaşa karşı olan bir insan. Vietnam Savaşı sırasında canhıraç bir şekilde kendini ortaya koymuştu. Ve geniş halk kitlelerini bu anlamda bilinçlendirmeye çalışmıştı, o yetmedi kadınların sağlığı ile mücadele etti, özellikle gayri meşru hamile kalan kızların geleceği ile ilgili yaptığı çalışmalar….Bence sanatçı olsa da olmasa da insanın yapması gereken şeyler bunlar. Elinizi bir muhtaç olan insana uzatmak, onu ayağa kaldırmak için, gayret vermek gibi bir şey. Sanatçılar ekstra duyarlılık taşıyan kişilerdir. “YARDIMSEVER SANATÇILARDAN DAHA FAZLA OLMALI” Peki Türkiye’de bu tarz sanatçıların olmayışını neye bağlıyorsunuz? Aynı şeyi bende soruyorum. Elbette ki, çok iyi niyetle yola çıkan ve erken cayanlar var. Daha fazla olmalı, daha dirençli olmalı, ve insan davası için sabahat etmeli, kararlı bir sabır gerekiyor. “BİR ÖNCEKİ FİLMİMDEN TATMİN OLMAZDIM” “EN BÜYÜK RAKİBİM HÜLYA KOÇYİĞİT’Tİ” “HERKESTEN DAHA İYİ OLMAYI ARZULUYORDUM” Sabır, kararlılık tamam da…sizde olmayan bir duygu kıskançlık üzerine konuşalım biraz da…1963’te Ses dergisinin düzenlediği yarışmaya, Ajda Pekkan ve Ediz Hun ile birlikte katıldınız. Hun o dönemi şöyle anlatmış: “Ajda ile ben seçildik ve altışar filmlik bir sözleşme imzaladık. Ajda fiziği ile kazanmıştı zaten. Hülya ise Susuz Yaz’ı bitirmişti ve bir anlamda pr’ı olsun diye yarışmaya sokulmuştu.”Tabi bu haber ‘Hülya, Ajda’ya yenildi’ diye verildi. Siz başkalarıyla yarıştırdınız mı kendinizi? Hayır. Tabi ki hep rakiplerim oldu, olmalıydı da…Ama en büyük rakip Hülya Koçyiğit’in kendisiydi. Onu aşmam, sürekli olarak onun üstüne bir şeyler koymam gerekiyordu ki herkesten daha iyi olmayı arzuluyordum, en iyi oyuncu olmayı arzuluyordum, bir önceki filmimden tatmin olmayıp kendimi daha zor işlere sokuyordum. Ve böylece kendimi rakip olarak görüyordum. “YILDIZ OLMAK ÇOK KOLAY” 29 Mart 1966 tarihli Artist dergisinde “Siz de bir yıldız olabilirsiniz” başlıklı bir makalenizle, sultana selam kaçtığınız bir de resminiz varmış… Yıldız olmak çok kolay çünkü…. “Yıldız olabilmek için yüz de vücut da kâfi değil artık. Jean Paul Belmondo, Jack Palance ve Joan Crawford gibi yıldızların güzel olduğunu kim iddia edebilir? Maamafih güzel olmak da bir yıldızın işine yarayabilir. Türkân Şoray gibi bir güzel olursa tabii…Zira Türkân’ın güzelliğinde, onu alelâde bir tablo olmaktan kurtaran bir başkalık var…”demişsiniz Sultan için. Aynı taktiri siz de gördünüz mü arkadaşlarınız tarafından? Görmüşümdür herhalde…Ama benim saygım ve sevgim çok. Aynı şeyi Filiz için de, Fatma için de söyleyebilirim, aynı dönemi paylaştığım değerli insanlar… “HAYAT BANA TÜRKAN, FATMA VE FİLİZ’DEN ÇOK DAHA FAZLASINI VERDİ” Yeşilçam’ın ‘dört yapraklı yonca’sının daimi üyelerindendiniz. Her ne kadar Masumiyetin temsilcisi olsanız da, sizin temsil ettiğiniz yaprağın diğerlerinden farkı veya eksiği, kopan bir tarafı olduğunu düşündünüz mü hiç? Tam tersi hayat bana onlardan çok daha fazlasını verdi…Onun için ne kadar şükretsem azdır. Biraz da hayattan ne beklediğimiz, neye değer verdiğimizle önem kazanan bu durum bu. “OYUNCU YÖNETMENİN MALZEMESİ” “İŞİN ASLI SENARYO” Star oyuncu dönemi bitti, star yönetmen dönemi yaşıyoruz, demiştiniz. Peki yönetmen, sinemayı yaşatmaya yetecek bir unsur mu? Günümüzde öyle, işin aslı da öyle…İşin aslı senaryo. Eğer güçlü bir senaryo ise, gerçek star o. Hikayenin kendisi. Bunu bize aktaracak olan, o hikayenin dünyasını kuracak olan, yönetmen. Diğer bütün elemanlar, hikayesini anlatmak için onun malzemesi, oyuncu da onlardan biri. Biz, sinemayı sevdirmek, insanların dünyasına sinemayı sokmak için bulduğumuz bir formül, yıldız. Öyle süslü, parlak bir şey yaratıyoruz ki, insanlar o yıldızın ışıltısının cazibesiyle sinema salonundan içeri girip, sinema dediğimiz sanatla tanışıyor. Sinemanın başlangıç yılları için konuşuyorum. Hikayeyi anlatan kişi yönetmen. Yıllarca bizde de film yapımında ilk tiyatro oyuncuları kullanıldı. O yıllarda sesli film de çekilmekteydi. Dolayısıyla işinin ehli insanlarla çalışmak mecburiyetindeydi yönetmen sinemada. Ama zaman kendi akışı içinde öyle bir noktaya geldi ki, o tiyatral anlatım biçimi halkta karşılığını bulmamaya başladı, halk kendisi gibi konuşan insanlarda kendi yaşamını görmek istedi. O zaman dünyadaki akıma uyarak tanınmamış yüzleri deneysel olarak seçtiler. Ayhan Işık’ı öylesine parlattılar ki, halk onunla beraber kendi dünyasını izlemeye başladı, Cahide Sonku, Muhterem Nur, Neriman Köksal gib halk tipleri geldi. Diğerleri klişeydi, halk ile iletişim kuramıyordu. O dönem sinemayı sevdirmek içindi. Günümüze doğru gelirken yönetmen sineması öne çıkmaya başladı, bugün geldiğimiz noktada yıldız sisteminin yerini terk etitğini görüyoruz. Yönetmen sinemasını ayakta tutmak isteyen genç sinemacılar da, çok bilinen starlarla çalışmak istemiyorlar, çünkü onlar kendi eserlerinin ya da kendi anlatım biçimlerinin star olmasını istiyorlar, o nedenle Yeşilçam’a soğuk ve uzak durmaya çalışıyorlar, çünkü sistem değiştirme ihtiyaçları var , ben de onlara sesleniyorum: “Çok saygı duyuyorum, doğru yoldasınız ama seyirci ile diyalog kurmakta sıkıntılarınız var, bu geçiş döneminde bir röprodüksiyon ihtiyacınız var, yani deneyimli insanlarla genç enerjinin buluşması gerekiyor. Neticede amaç, seyirci ile buluşmak, seyirci ile buluşmadıktan sonra yaptığınız iş, dünyanın en güzel hikayesi olsa, en iyi şekilmiş olsa tatmin edici yönü olmaz. Sitem gibi algıladığınız şey, benim onlara sevecenlikle gösterdiğim bir yol. “ESKİ FİLMLERDE İLKELLİK VARDI” Türk sineması tek kameralı dönemden dünya teknolojisini kullanan bir yere geldi… Bir filminizde siz Ediz Hun ile tam öpüşecekken Nubar Terziyan aradan çıkıp, “Durun siz kardeşsiniz” deyivermişti. Bülent Kayabaş’ın 8 kurşunla hala ölmediği sahne yurtdışındaki komedi programlarına konu oldu. Hatta teknik olarak 1967 Seni affedemem filminde sabun kalıbıyla kaydırmaca yani travelling yapıldığını biliyoruz. Eskilerin “Şimdi annelik dünyanın en kolay işi, bez yıkama derdi yok” dediği gibi söylendiğiniz oluyor mu sinemacılara? O zamanın koşullarını ilginçlik mi, ilkellik mi, kolaycılık mı, özensizlik olarak mı görüyorsunuz? İlkellik, amatörlük, yokluk…Herhangi bir teknik araç yok, çok basit aletler var, sinema filmi dediğimiz pelikül zaten Türkiye’de üretilmediği için dışa bağımlıyız, döviz sıkıntımız var. Ben hiçbir zaman esef etmedim, o günleri çok sıcak bir hoş görüyle anıyorum. İyi ki, o günlerden bugünlere gelebilmişiz. Bu yolu biz açmışız diye seviniyorum. Tabi ki günümüzde teknoloji olmadan bu işi yapabilmek çok zor ama teknoloji ile de çok kolaylaştı. Herkesin yapabileceği bir iş haline geldi. Herkes filmini çekebilir, herkes kendi filminin kahramanı olabilir, dolayısıyla teknoloji büyük bir zenginlik getirdi. “’KEZBAN’ KARAKTERİNE KOMİK ALGIYLA BAKMAK, BİZİM AYIBIMIZ” Ediz Hun ile oynadığınız Kezban Roma’da adlı filminiz var. O filmden beri Kezban adı bir tipin adı oldu. Ahmet Hakan bu karaktere uymayan ama adı Kezban olan bayanlardan özür dilemişti. Siz ise bir demecinizde mizahi yanı olduğu için filmlerinizin arasında en çok onu beğendiğinizi söylemişsiniz. Karakterlerinizin alay konusu olması sizi incitiyor mu? O filmlerin hiçbir mizahi tarafı yok, tam tersi ciddi dramlar onlar. Kezban, Kezban Roma’da, Kezban Paris’te… Nedense toplumda; saf, masum denilen iyi niyetli, kimsesiz, korunmaya muhtaç bir tiplemeyi göz önüne getirdikleri zaman Kezban ismi akıllarına geliyor. Ama bu toplumda karşılığı olmayan bir karakter değil, ona komik bir algıyla bakmak bizim hatamız olur, bizim ayıbımız olur. Kezban diye bir isim var ve Kezban ismini taşıyan bir çok kadınımız var, bu insanlara: “Sen masumsun, safsın, insanların kolayca kullanabileceği bir insansın, korunmaya muhtaç, zavallısın” gözüyle bakmak ayıp olur. Bu bir nevi İnek Şaban. Şaban isminde bir sürü insan var, önemli yerlerdeler, o insanları da mı o tiplemenin içine sokuyoruz, bu paradoksal bir şey oldu. Filmlerinizdeki “Yalvarırım aşktan söz etme bana” repliği bir çok yerde hala kullanılıyor. Bunun gibi durumlar da kendinize olan saygınızı bozmuyor? Yok, ne kadar çok mal olmuş, ne kadar çok insanların içine işlemiş, hala yaşattıkları bir şey olarak bakarım. “İYİ İNSANDI DESİNLER YETER” Sinemanın 100. Yaşında 50. Yılınızı kutlanırken, yaşarken anılmaktan duyduğunuz gururdan bahsetmiştiniz. Bu adanmışlığın ölümsüzlüğünüzdeki yeri ne olsun istersiniz? Bir tek bunun cevabını veremem ben. Sadece: “İyi bir insandı, iyi bir sinema oyuncusuydu ve iyi şeyler yapmak için yaşadı” desinler, yeter. “SUSUZ YAZ’IN ÜSTÜNE ÇIKMIŞ BİR FİLM YOK” 50. Yılınızda Susuz Yaz’ın birinciliği ile ödüllendirildiniz… Sinema adına, sinema ile ilgilenen gençlik adına keyiflendim çünkü hedef olarak en zirvedeki filmi seçmişler, Susuz Yaz’ın üstüne çıkmış bir film yok bugüne kadar. “Gençlik sinema düşünüyorsanız, çıtanız ‘Susuz Yaz’ denmiş. “ESKİNİN FİLMLERİNE DÖNMEK KOLAYCILIK” Bu da filmlerinizin zaman geçtikçe daha da değerleneceğini ortaya koyuyor…. Sev Kardeşim’de, fabrikatör Hulusi Kentmen’in oğlu Tarık Akan’a sizi istemek için evinize geldiklerinde, babanıza dönerek “Baba bu aileye sorar mısın, bu gün fabrikadan kovdukları benim gibi bir işçi parçasının evinde ne işleri var?” diye soruyorsunuz. O zamanın tipik fakir ama gururlu kızının şimdiki versiyonları zengin kız fakir oğlan şeklinde. Geçmişte sinema filmi olan yapımlar bugün diziye dönüşebiliyor. Bu geriye sarışları iğreti bulduğunuz oluyor mu? Kolaycılık olarak düşünüyorum. Nasılsa halk bunu seviyor, beğeniyor, aynısını yaparsak biz de garantiye almış olacağız, diyorlar. Halbuki hiçbir şey yerinde saymamalı, hep ileriye gitmeli. Ama arz-talep var ya, ne verirseniz halk onu alıyor, onun için yapımcıların, tv yöneticilerinin. Daha çağdaş, daha güncel, daha günün insanlarının içinde oldukları dünyadan söz etseler çok daha iyi olacak. Eskileri tekrar etmek yerine. “ŞİMDİKİ AKLIM OLSA AMERİKA’YA GİDERDİM” Evet dışa açılma korkusu gibi…ama siz de bu korkuları yaşadınız. Yeşilçam ekolünün dışındaki yapımlarda rol alarak farklı deneyimlere açık olduğunu gösterdiniz aslında ve bir çok ülkede “Hulia” olarak karşılandınız. Hollywood Stüdyolarında eğitilip, oynatılma teklifini tecrübesizliğinizden kabul etmediğinizi söylemiştiniz. Dışa açılma konusunda tutukluğumuz devam mı ediyor sizce? Evet, kendimi örnek göstermeliyim. Türkiye’de yaptığınız işle o kadar büyük bir ilgiye maruz kalıyor kalıyorsunuz, çok büyük paralar kazanıyorsunuz, iltifatlar alıyorsunuz ve öyle bir yerde hissediyorsunuz ki kendinizi, “Şimdi sen gel bu ortamı bırak, git Amerika’ya eğitim al, kaç senene mal olacak belli değil, döndüğün zaman acaba bıraktığın yerde misin?” gibi düşünceler. Bana teklif yapıldığı zaman ben 17 yaşındaydım, düşün ki 49 sene önce. Bugün bambaşka bakardım, tabi ki giderdim Amerika’ya, isterse 5-10 seneme de mal olsa, denerdim, kendimi o sınava sokardım ve onun için mücadele ederdim, bunu yapan bir gence çok büyük saygı duyarım, çünkü kendine yapacağı yatırım, Türk sinemasına yapacağı yatırımdır. Bunu yapmaya çalışanları, 6 aylık kurslar için gidenleri de taktir ediyorum. “BENİ SİNEMA HEYECANLANDIRIYOR DİZİ DEĞİL” Epeyi ara verdiğiniz sinemaya ‘‘Şelale” filmiyle dönmüş ‘‘Nisan Yağmuru” adlı dizisiyle hayranlarınızla kucaklaşmıştınız. “Altın Kızlar” ve “Aşk eski bir yalan” adlı diziler de denediniz şansınızı. Hülya Koçyiğit devrinin kapandığını düşünüyor musunuz? İnsan böyle bir şey düşünemez. Oyunculuğun yaşı yok çünkü. Beyin Cerrahının, futbolcunun bir yaşı var. Onun için doğru bir zamanda, doğru bir projeyle çıkmak gibi düşüncem var, biraz da ukalalık!…Bu kadar birikimim, tecrübem var, yapacağım şey bunların üstüne koyacağım bir şey olmalı. Dolayısıyla öyle bir şeyle karşılaşırsam, sağlığım da yerindeyse tabi ki değerlendiririm. Ama sürekli tv dizileriyle var olmak gibi bir niyetim yok, beni heyecanlandıracak şey sinemadır. “ATATÜRK BENİM KAHRAMANIM” Taraf Gazetesinin bir anket sorusuydu Kahramanınız kimdir? Cevabınız: ‘Atatürk’ idi. İdeolojiniz, dünyaya bakışınız nasıl şekillendi? Mesela Hülya Koçyiğit, yürüdüğü yolun sağını mı, solunu mu tercih etti, Atatürk ona hangi konularda önderlik etti? Çok güzel bir soru. Cumhuriyetimizin kurucusu, bizim milli mücadele kahramanımız, bize kişiliğimizi, kimliğimizi tekrardan armağan eden, herhangi bir bağımlılıktan kurtaran, özgür birey vatandaşlar olmamızı sağlayan, düşüncede özgürlük için hedef koyan büyük bir lider, büyük bir önder o, Türk kadınına, Türk sanatçısına verdiği değer. Benim için tabi ki en büyük idol, en büyük kahraman. Büyük ınkılapları hayata geçirmiş, onun için mukayese edilemez. “ERDOĞAN BÜYÜK BİR LİDER” “BARIŞIN ÇOK ZOR TESİS EDİLEN BİR ŞEY OLDUĞUNU ÖĞRENDİM” Erdoğan’ın vizyon belgesi toplantısı sonrası: “Karşımızda son derece dinç, enerjik, kararlı, kendine güvenen, Türkiye sevdalısı, büyük Türkiye vizyonu olan bir cumhurbaşkanı adayı vardı. Türkiye’nin çözüm sürecine, değişim talebine, özgürlüklerine, statükodan arınmışlığına gönül vermiş bir cumhurbaşkanı adayı. Kendisi bu söylemiyle ve vizyonuyla bana büyük güven verdi” dediniz Tayip Erdoğan için. Atatürk’ün açtığı yolda ilerlediği anlamına mı geliyor, bu güveni sizde sarsılma noktasına geldi mi, Erdoğan’ın liderliği konusunda ne diyeceksiniz? Aynısını düşünüyorum. Büyük bir lider, o da bir Türkiye sevdalısı, hedefleri çok ileri. O da ülkenin vatandaşlarının daha özgür, daha eşit, daha müreffeh, herkesin işi, aşı, sağlık imkan olsun, bütün bunları aşmış bir ülke için çalışalım, dünyayı aşalım, dünya ülkeleri ile yarışalım, ve ülkemizde bugüne kadar başaramadıklarımızı başaralım, daha büyük yatırımlarla iş imkanlarını geliştirelim diye çabalayan bir insan olduğuna inanıyorum. Çözüm sürecine gelince, barışı dile getiren ve bunun arkasında duran bir lider olduğu için de, son 30 yılki acılarımıza ‘dur’ diyen bir lider olduğu için, buna inanıp, insanların buna inanması için çaba sarf ettiği için, kararlı olarak durduğu için, kendi siyasi yaşamı ile ilgili büyük bir riske girdiği için. Çünkü barış kolay bir şey değil, savaşmak çok kolay. İnanıyorum onun iyi niyetine. Barış sonunda olacak diye ümit ediyorum. Bu ümit beni harekete geçirdi. Akil insan olmam konusunda bana bir görev tevdi edildiği zaman da, “Barış için seve seve” dedim. Benim de bir katkım olmasını isterim. O zaman ki Başbakanımızın samimiyetine ve kararlılığına da inandım ve hala aynı inancımı koruyorum. Fakat bu süreç içerisinde barışın çok zor tesis edilen bir şey olduğunu öğrendim. Bir şiddet döneminde yaşıyoruz, komşu ülkelerde muazzam bir akım var, meselelerimizi konuşarak, anlaşarak değil, savaşarak, yüksek sesle halletmeye çalışıyoruz. Şiddet döneminin bize çok şey kaybettireceğinin farkına varmamız gerekiyor, kaybettiklerimizi geri kazanamayız ama zararın neresinden dönersek kârdır. Ölümlerin büyük tortuları var dargınlıklar, gücenmişlikler var, haksızlığa uğramışlık var, bütün bunların atlatılması zaten zaman alacak, onun için ne kadar erken harekete geçilirse, o kadar iyi. “BUNU YARATAN ERDOĞAN’IN KENDİSİ OLABİLİR” Sanat camiasında hükümetin davetlerinde yer aldığınız ve akil görevini kabul ettiğiniz için eleştirildiniz ve siz bu eleştirileri, “Barışı istemedikleri için değil, Erdoğan’ın başarmasını istemedikleri için muhalefet ediyorlar.” diyerek karşıladınız. Sizce Gezi’de daha da keskinleşen bu hal neden? Erdoğan’ın veya Ak Partinin haklarını teslim etmemekteki ısrarları neden? Bu çok açık. Bunu yaratan Erdoğan’ın kendisi olabilir, konuşma biçimi olabilir, farklı görüşlere hoş görülü olmadığı için olabilir vs. Farklı görüşün arkasına sığınarak, yapılmakta olan çok doğru bir şeyi reddetmek, görmemezlikten gelmek veya buna engel olmak, ne derece vicdani, ne derece insani? Dünya görüşü farklı olduğu için yapılmakta olan doğru bir hareketi yok saymaya çalışan bakış açısı, samimiyetsiz geliyor, dürüst gelmiyor bana. “KİŞİSEL GARANTİM ÇOK ŞEYE YETER” Siz “Ülkemizin bölünmesine asla izin vermeyeceğiz” dediğinizde, Şükrü Küçükşahin “Koçyiğit’in kişisel garantisi yetmez” demişti. Kişisel garantiniz nereye kadar yetti? Benim kişisel garantim çok şeye yeter. Benim bu inançta olmam beni harekete geçirmiştir. Ben inancımın arkasında durduğum, silahlar bırakıldığı zaman barış adımları başlamış demektir, silahlar bırakıldığı gün Şükrü Bey ile tekrar el sıkışacağız, sarılıp öpüşebiliriz bile. “SİYASİLERİN SÖZLERİ GÜCÜME GİTTİ” Ertuğrul Özkök de, sizin akil insan olduğunuz için aldığınız eleştirilere işaret ederek: “Sanatçılar kamu meydanında dayak yemeye alışık değiller, bizlerse şerbetliyiz, demişti. Kamu meydanında dayak yediniz mi, en büyük zorluk neydi karşılaştığınız? Çok belirgin siyasi görüşte olan küçük gurupların protesto mahiyetindeki bağrışmalarına rastladık ama ancak elbette ki herkesin protesto, isyan etmeye hakkı olduğunu düşünerek, olağan karşıladık. Yıkıcı eleştiriler olarak almadım ben. Ama siyasilerin açık açık sanatçılarla ilgili açıklamaları gücüme gitti. Kimse kimseyi kullanamaz. Eğer yüreğinde bu sancı, acı yok ise. Bu ülkede kan akıyor, analar ağlıyor diye kalbimde bir acı olmasa beni hangi güç kaldırabilir yerimden? “SANATÇI BİR FİLMİYLE DÜNYAYI DEĞİŞTİRİR” Bahçeli, “Hülya Koçyiğit Hanımefendi çözümü mü, yoksa filmlerindeki sahneleri mi anlatacaktır?” diye sormuştu. Ben milletvekili adayı olduğum zaman Turgut Özal bana, bir sanatçının bu ülkede neler yapabileceğine olan inancıyla beni siyasete davet ettiği zaman da bu tarz eleştiriler almıştım, “Rol mü yapacak orada?” diye. Tabi ki bunlar birer peşin yargı. Bir genelleme aslında. Burada peşin yargılarla hareket edersek, hep beraber kaybederiz. Kafandaki budur diyenler, tanımadan nasıl bu kararı verebilir? Siyasiler çıkar meydanlarda iki saat konuşurlar, ama sanatçı bir film yapar, dünyayı değiştirir. Murat Evgin’in ‘Şehit’ isimli şarkısına çekilen klipte şehit annesini canlandırdınız. Yani yabancısı olduğunuz bir duygu değil…Akil insanlar etkinliklerinin hiç istisnasız hepsine katıldığınızı biliyoruz. Bu insanlarla yakın temasınızda en çok neden etkilendiniz? Çok şehit ailesine gittik. İnanın hep bir ağızdan söyledikleri tek şey, “Benim evladım son olsun, bir başka anne benim yaşadığım acıyı yaşamasın, bir daha hiçbir evlat ölmesin” Onun için barış hareketini her şeyden evvel ben destekliyorum. Bu süreç 6 ay önce olsaydı, benim oğlum ölmezdi diyen anneler oldu. “ÇÖZÜM SÜRECİNİN ARKASINDAKİ NİYET SAĞLAM” “YOL KAZALARI NORMAL” Zaten bu projenin çıkış noktası “Akan kan dursun, analar ağlamasın” idi… “Barış için döşenen yola küçük çakıl taşı koymuşsam ne mutlu bana” dediniz ama süreç yeniden tartışmaya açıldı. Kendi adınıza nerede hata yaptığınızı düşünüyorsunuz? Hayır. Kendimle ilgili bir hata olarak düşünmüyorum barışa olan inancımı, katkımı. Dünyada ilk kez bizim başımıza gelmiyor, dünyada çatışan nice ülkeler var; özgürlük talepleri, hak talepleri yüzünden devletine karşı silahlı mücadele vermiş nice ülkeler var ve onların çözüm süreçlerinde de buna benzer yol kazaları oldu, oluyor, olabilir. Bunlar baştan öngörülmeli. Her şeyin güllük gülistanlık olmasına imkan yok. Bu 6-7 Ekim hepimizi çok kırdı, hayal kırıklığı oldu, barışa en çok ihtiyacı olan insanlar nasıl bir bahaneyle bunu sekteye uğratabilirler? Oldu ama arkasındaki niyet hala sağlam. Birbirimize muhtacız, birbirimizin elinden tutarak kalkacağız ayağa, bu bizim iç meselemiz ve çözümünü de kendi kendimize bulacağız. “30 YIL TÜRKİYE’NİN PAÇALARINDAN ÇEKİLDİ” Birbirimizin elinden tutacağız dediniz ama siz sanatçıların ellerini bırakmalarını isteyen taraflar var…GÜNGİAD, Güneydoğu Genç İşadamları Derneği Başkanı Hakan Akbal’ın barış sürecinin birinci aşamasındaki sanatçılara teşekkür edip, yerine doğrudan muhataplar ile hakem niteliğine sahip isimlerin ikamesini sağlayalım şeklinde bir önerisi olmuştu. Ve ikinci aşama çözüme yönelik olmalı, demişti. Bu iş siz olmadan deva etse neler hissedersiniz? Bu ilk aşamada görev alan 60 kişi sonuna kadar aynı görevi sürdürecek diye bir şey yok, zatan bu haksızlık olur. Bu ülkede bunu kurumsal sorumluluk olarak yapacak nice akiller var. Bir kısmı kalabilir, yerel ilaveler olabilir. Bana kalsa bir kurum, kuruluş, insan değil, çok daha geniş, bütün sivil toplum örgütleri hep beraber avaz avaz bağırsak. Bir çığlık atsak “Barış istiyoruz” diye, bakın o zaman neler olur? Halkın talep etmediği bir şeyi, zaten hiçbir şekilde onlara veremezsiniz. Şu gün biliyoruz ki, halkın böyle bir talebi var, çünkü halk huzur istiyor. Türkiye’nin paçalarından çekildi bu 30 yıl içinde. Yurtdışındaki itibarında bile, daha kendi içlerinde huzurları tam değil, dışarıya ne söyleyecekler şeklinde bakışlar var. Ben inanıyorum, inancımı koruyorum, geleceğim için, evlatlarım için, bu ülkenin müreffeh olabilmesi, ilerleyebilmesi için barışın mutlaka temin edilmesi gerekiyor. Biz de vatandaşlar olarak, her birimiz, elimizde ne varsa onunla katkıda bulunmalıyız, çünkü biz istersek olacak, çoğunluk istiyor, aradan siyaseten istemiyormuş gibi duranlar var, onlar da vicdanlarına sordukları zaman “Onlar da elbette barış olur” diye dua ediyorlardır. “DAVUTOĞLU TAM BİR AKİL İNSAN” “DAVUTOĞLU’NUN TARİH BİLGİSİNE HAYRAN KALDIM” “BARIŞ SÜRECİ YEREL BİR PROJE” Erdoğan ile başladığınız ama artık barış sürecinin başında Davutoğlu var…Ekim ayında Ahmet Davutoğlu’nun Akil İnsanlar Heyeti ile Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nde yaptığı 10 saat 15 dakika süren toplantıya siz de katıldınız. Neler çıktı o toplantıdan ve Davutoğlu’nu konuya hakimiyet açısından nasıl buldunuz? 60 kişinin her biri süresiz konuştu. Zaman o kadar ilerledi ki…Ben Başbakanımızı son derece entelektüel, dünya, yöneticilik tecrübesi olan, tam manasıyla bir akil insan olarak gördüm karşımda. 10 saat onu tanımak için, onun fikirlerini öğrenebilmek için bayağı bir zamandı. Herkesi kucaklayan bir anlayışı vardı, tarih bilgisi ile beni adeta hayran bıraktı, bu kadar tarih bilgisi, insanları kucaklama duygusu, meselelere olan hakimiyeti, iradesi, dirayeti…bir çok yönüyle beni kendisine hayran bıraktı. Çok etkileyici idi. Bugüne getiren nedenleri açıkladı, her türlü birlikte olmuşuz, yıllarca öyle bir kenetlenme, kaynaşma olmuş ki, son yıllarda yaşananların nedenlerini anlatırken çok bilgilendirdi. Çok geniş bilgisi olan bir insan. “Ben bir çok barış görüşmelerinde görev almış insanım” dedi. Filipinleri barıştırmak için gitmiş mesela. “Ama ben çözüm sürecine yerel olarak bakıyorum, biz kendimiz bu sorunu başarmalıyız, dışarıdan desteğe ihtiyacımız yok, çünkü biz birbirimizi biliyoruz, bu yerel bir projedir, çünkü ilk defa böyle bir şey başarılacak, İRA bile Amerika’yı araya koymak durumunda kaldı, bir çok ülkeyi barıştıran dışarıdan güçler oldu, bunu kendimiz başarmalıyız, kararlıyım” dedi.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
FETÖ Fetvaları bozdu
FETÖ Fetvaları bozdu
DSİ’den Şanlıurfa’ya dev yatırımlar
DSİ’den Şanlıurfa’ya dev yatırımlar