YAHUDİLİKTE BİR SAPMA KARAİM VE KARAY TÜRKLERİ

YAHUDİLİKTE BİR SAPMA KARAİM VE KARAY TÜRKLERİ

Karay Türkleri ile ilgili araştırmalarda Karaim mezhebinin doğuşundan pek söz edilmez. Genellikle Ortodoks Hristiyanlık ve Müslümanlık arasında sıkışan Hazar İmparatorluğunun, ehli kitap olmadıkları için kendilerine ...

31 Mart 2016 - 11:17

Karay Türkleri ile ilgili araştırmalarda Karaim mezhebinin doğuşundan pek söz edilmez. Genellikle Ortodoks Hristiyanlık ve Müslümanlık arasında sıkışan Hazar İmparatorluğunun, ehli kitap olmadıkları için kendilerine aşağılayıcı gözle bakan bu iki süper güce karşı Museviliği tercih edilişi anlatılır. Etnonim olarak Karaylar, Türk tarihinde önemli bir yeri bulunan Hazarların, torunları ve onların devamıdır. Tevrat kaynaklı bazı bilgilerden yola çıkılarak ‘kayıp 13. Kabile’ olarak Karaimler’in gösterilmesi doğru değildir. Bu tür yayınlar ve iddialar ne yazık ki bilinçli bir yanlış politika, tarihe bir ihanet, Türk Dünyasına saygısızlıktır. Çünkü Karaimler’in soyu Hazarlar’a dayanmaktadır. Karaimler, Hazarların devamı ve torunlarıdır. Hazarlarda bir Türk İmparatorluğudur. Bu gün Cumhurbaşkanlığı forsundaki yedinci yıldız ve yedinci bayrak Türk Hazar Kağanlığını temsil etmektedir. Başka milletlerin yalan ve bilinçli bir propaganda ile Hazarlara sahip çıkması, doğru ve anlaşılır bir durum değildir. Kendilerini “büyük Türk ağacının bir dalı” olarak tanımlayan Karaimlerin büyük çoğunluğu, Türk asıllı olup şanlı Türk Tarihinin bir parçası olmaktan gurur duymaktadırlar. Hazarlar, İdil kıyıları ve Kırım yarımadası arasında, 468-965 yıllarında hüküm sürmüş, İslam kaynaklarına göre Çin ve Bizans ile aynı kuvvete sahip, ilk defa Doğu Avrupa’da en büyük Türk İmparatorluğunu kuran, dini hoşgörünün üst seviyede olduğu, halk arasında Müslüman, Hristiyan, Şamanist inançların beraber yaşadığı, halk arasındaki davalara Müslüman, Hristiyan ve Şamanlardan oluşan bir hakimler kurulunun baktığı, adalet ve hoşgörünün hakim olduğu bir Türk boyudur. Musevî, Bizans ve Arap kaynaklarının aktardığına göre, Hazar ülkesinde yaşayan halkın büyük çoğunluğu, Uygur, Hazar, Bulgar, Sabir ve Peçenek gibi Türk boylarından meydana gelmektedir. Hazarların yaşayan en büyük hatırası, dünyanın en büyük gölüne adlarını vermiş olmalarıdır. Hazarların devamı olan Karaimlerin ismiyle ilgili pek çok açıklama mevcuttur. 1846’da, tanınmış oryantalist V. Grigoriyev, Karaimlerin kökenlerinin Türk Hazarlar olduğuna ilk kez dikkati çekmiştir. Karaim ismi, Karaim dilinde Karay, çoğulu Karaylar, Arapçada Kara’im, Rusça ve Lehçede (Polonya dili) Karaim şeklinde geçmektedir. Yakın Doğu Çalışmaları Profesörü Bernard Lewis’e göre, Karaim ismi ilk defa 9. yy.’da İran ve Irak’ta ortaya çıkan bir Musevi adıdır. L. Nemoy “karaim” kelimesinin çağırmak, davet etmek teriminden türediğini söylemekte, Simeon Starikov, “Kırımlı Karaimler Hakkında” isimli yazısında Karaim isminin Türkçe bir kelime olan “Karam” kelimesinden türediğini yazmakta, Rus yazar A.A. Baskakov, Karaimlerin, bilinmeyen ve eski dönemlerde Kırım’a gelen bir halk olan Kimmerlerden türediğini iddia etmektedir. Bugün, Karaim isminin İbranicedeki “kara” (okumak) kökünden geldiği görüşü yaygındır. Karaim kelimesi aslında İbranice bir kelime olup, orta çağlardaki bir Yahudi mezhebinin ismidir diye görüş bildirenler, bu mezhebin kurucusu, ilk öğreticisi ve yazıcısı olarak ta, MS 8’inci yüzyılda, sadece Tevrat’ı baz aldığını söyleyen, Annan Ben Davud isimli Bağdatlı bir haham olduğunu belirtmektedir. Başlangıçta Annan’ın yandaşlarına “Ananniler 20” denilmiştir. Ancak, 9.yy.’da Karaim adını almışlardır. Felsefe ile tabiat ilimlerine yönelen Karaizm, 9. ve 12. yy. arasında altın çağını yaşamış, İranlılar, Araplar, Yahudiler, Iraklılar ve Türkler arasında kabul edilmiştir. Annan Ben Davud 767 yılında Babil’de bir gizli toplantıda kendisini Aramice kökenli ‘reş galuta- Sürgündeki Yahudi cemaatlerinin başkanı’ ilan etmiş ve Yahudi tarihindeki ilk mezhepçiliği başlatmıştır. Annan Ben Davud, Yahudiliğin sözlü emirleri olan ve Yahudiliğin hukuk ansiklopedisi olarak kabul edilen, Talmud ve Mişna gibi kaynakları reddetmiş, tek kaynağın yazılı emirleri ihtiva eden Tevrat olduğunu söylemiştir. Bu yönüyle Türkiye’deki Mealci akımı çağrıştırmaktadır. Hahamlığa karşı çıkan ve Tevrat’tan başka otorite tanımadığını açıklayan, Karaizm’in kurucusu Annan, şikâyet üzerine hapse atılmıştır. Cezaevindeki hücre arkadaşı ünlü İslam düşünürü ve Hanefi mezhebinin kurucusu, İmamı Azam Ebu Hanife’ydi. Başından geçenleri Ebu Hanife’ye anlatan Annan, büyük İslam bilgininden hayatını kurtaran öğütler almıştır. Annan Ben Davud, İmamı Azam Ebu Hanife’den çok etkilenmiştir. Kurduğu mezhebin kurallarını koyarken, çok konuda İmamı Azam Ebu Hanife’nin görüş ve düşüncelerinden faydalandığı için, Karaim Mezhebinin gelişmesinde İslam dininin büyük tesiri olmuştur. Bunun içindir ki, Hazar Yahudiliğinin Teorisyeni olarak Büyük İslam Bilgini İmamı Azam Ebu Hanife kabul edilmektedir. Anan Ben Davud hapisten çıkınca, kurduğu mezhebin prensiplerini oluştururken, İslam Dininin iki temel unsuru olan hadis ve İcma’dan faydalanmıştır. Dini davranış biçimlerinin çoğu İslam ile aynıdır. Ayrıca Annan Ben Davud’un, İmamı Azam Ebu Hanife’den etkilendiğinin en önemli teyidi, Yahudilerin aksine, Müslümanların peygamberi Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul etmiş olmasıdır. Ayrıca Karaimlerin ibadet ettikleri yer olan ilk “Kenesa”sını Kudüs’te, “Hazreti Davud’un dediği gibi yerin altından gelen sesimi duy Ey Tanrım” ayeti nedeniyle yerin altına inşa etmiştir. İstanbul Hasköy Kenesası dahil olmak üzere Karaylar’ın tüm mabetleri yerin altındadır. Bu mezhepte başlangıçta sadece İsrail kavminden insanlar vardı, ancak kısa sürede başka ırklardan insanlar bu mezhebe girmeye başladılar ve bu başka ırklardan insanlar giderek çoğunluğu sağladılar. Bir süre sonra İsrail kökenliler tamamen yok oldukları gibi, Türklerin dışındakiler de zamanla azınlığa düştüler. Belli bir süre sonra mezhep mensuplarının nerede ise tamamı Türklerden oluşmaya başladı. Dolayısıyla kelime artık bir dini veya mezhebi ifade etmekten çok, bir Türk kavmini temsil etmeye başladı. Kısaca Yahudiliğin bir mezhebi olarak kabul edilirse Karaim, bir Türk topluluğu olarak kabul edilirse Karaylar olarak adlandırılır. Karaylığın esaslarını belirlemeye çalışan ilk alim olduğu kaydedilen Yehuda ben Eliyahu Haddasi’nin “Ekol ha-Kofer” adlı eseri Karaylığın önemli ansiklopedik kaynaklarından biridir. Kırım’dan İstanbul’a göç eden Aron ben Yosef (ö. 1320) adlı Karay alimi “Sefer Mihbar” adlı tefsiriyle tanınmıştır. Karayların İbn Meymun’u olarak adlandırılan Aron ben Eliyahu (ö. 1369) Mutezile ve Aristo felsefesiyle beslenen teolojik görüşlerini yansıttığı Gan Eden ve Keter Torah adlı tefsiriyle dikkat çekmiştir. Önceleri Gök Tanrı ve Türkün doğa felsefesinin yansıması olan Şaman inancına sahip olan Hazarlar 780 yılında, diğer Türk devletlerinin Müslümanlıkla yavaş yavaş tanıştığı yıllarda, bir taraftan Müslüman Arapların, diğer tarafta Hristiyan Bizans’ın baskılarından kurtulmak için Museviliği seçtiler. Lakin diğer Musevilerden çok farklıdırlar ayinlerinde ‘ey İsrailoğlu demez tam tersine Ay Karayoğlu’ derler. İbrani ırkına mensup olan Yahudilerden farklı olarak diğer tek tanrılı dinlere karşı çok saygılı ve hürmetkâr olan Karaylar tarafından kabul edilen dini inancın bazı kuralları şunlardır. Yahudilerin Hz. Musa’nın dinine sonradan ilâveler yaptıklarını iddia ederek bu mezhebi kabul eden Karaylar, Karâilik veya Karâinizm denilen farklı bir mezhebin mensubu olmayı tercih ettiler. Yahudilerden farklı olarak diğer tek tanrılı dinlere karşı daima saygılı oldular. Karaim dini Hz. İsa ve Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul etmektedir. Yaratan Tanrı/Tenri sonsuzdur. Tanrı’nın tekliği ve gücü, hiçbir yaratık tarafından eşitlenmez ve insanlığın aklına sığmaz. Var olmuş olan her şey, meleklerden başlayıp en alt düzeydeki yaratığa kadar bütün varlıkların hepsi Tanrı tarafından yaratılmıştır. Peygamberler, daima Tanrı ruhuyla esinlenmişlerdir. Tanrı, her insan için iyiliklerine ve kötülüklerine göre armağan veya ceza vermeyi ve onu suçlamayı buyurmuştur. Ölüleri suçlama Kıyamet Günü olacaktır. Davut’un soyundan Tanrı’nın gönderdiği Mesih ile dünya kurtulacaktır. Karaizm’in esas prensibi, Kutsal Kitap’ın özgürce çalışılmasının gerekliliği ve başkalarının düşüncelerine dayanmadan kişilerin kendi akıl gücüyle yaratıcıyı anlamaya çalışmasıdır. Halk, Tanrı’yı eski kutsal Türk ismi olan ‘tengri’ olarak adlandırır. Tatiller, Eski Ahit’te gerçekleşir. Easter (Paskalya), Trinity (Baba-oğul-kutsal ruh) pazar günleri kutlanır. Değer verdikleri İncil’e göre, bugünü düzenlerler. Tanrı’nın emirlerini saygılı bir biçimde yerine getirmek için cumartesiyi seçmişlerdir. Karaim Türkleri, düzenli olarak oruç tutarak, orucun son günü kurban keserler. Karaimlerde, çocuğun doğduktan sekiz gün içerisinde sünnet edilmesi ve sünnetin Musevi bir mümin tarafından yapılması gerekliliği vardır. Karaim mezhebinde, zekât ibadeti vardır. Talmudist Yahudilikte sadece hayvanlardan ve yetiştirilen mahsulden zekât alınırken, Karailik’te madenler hariç, her türlü malın ve hayvanın onda bir nispetinde zekatı vardır. Karayların ibadethaneleri olan Kenasaların yönü kıble ile aynıdır. Mezarların defin yönleri de aynıdır. Eski Türk inancının mukaddes emanetleri, inanç içerikli ve mukaddes sayılan gelenekleri aynen muhafaza ederler. Bu inancın yasakladığı hareketlerden titizlikle kaçınırlar. Ağaca çaput bağlamak, ay ve güneş tutulduğunda teneke – davul çalarak gürültü çıkarmak, kapı eşiğine basmamak gibi, Türklerin Türkistan’dan gelirken beraberlerinde getirdikleri alışkanlıklarını sürdürürler. Karailik’te, Siyon’un önemi çok büyüktür. İlk devir Karaimlerinde en büyük amaç, İsrail’in kurtarılması, Siyon Dağı’ndaki Süleyman Mabedi’nin yeniden inşa edilmesi ve İsrail Devleti’nin yeniden kurulması idi. Daha sonraları bu amaç onlarda giderek zayıflarken, Talmudist Yahudilerde güçlenmiştir. Dolayısıyla Karaimler, Kudüs’e gitmek ve Süleyman Mabedi’ni ziyaret etmek istemektedir. AnNan ben Davut’un sonunda Kudüs’e giderek oraya yerleşmesi, Karaimlere hedef olarak Kudüs’ü göstermiş olmaktadır. Bu arzularını gerçekleştirmek isteyen birçok Karaim; Avrupa, Amerika, Kırım, İstanbul vb. yerlerden İsrail’e gitmekte ve Kudüs’teki kutsal yerleri ziyaret etmektedir. Karaimler, ölülerini defnederken onların yüzlerini Kudüs’e doğru çevirirler. Karaim veya Karaylar; dini kimlikleri Musevi, milli kimlikleri Türk olan, Yahudilerden farklı olarak Talmud’u değil, Tevrat’ı okuyan, Kırım, Litvanya, Romanya ve Türkiye’de sayıları artık yüzlerle ifade edilen, kendilerini tarih sahnesinden yok olan “Mayalara ve Azteklere” benzeten, “Yok olup gideceğiz” diyen ve gerçekten yok olmanın eşiğinde olan bir topluluktur. Bugün bütün dünyada yaklaşık olarak 30.000 Karay Türkünün yaşadığı sanılmaktadır. Kafkaslar haricinde İsrail’de 10.000 – 15.000 arasında oldukları bilinen Karayların, Türkiye’deki sayıları 1985 yılında 150, 1995”te 90, bugün ise 80 – 90 kişi olarak tahmin edilmektedir. Türkiye’de yaşayan Karayların çoğu ileri yaşlardadır. Hasköy’deki Kesenalarını bile açamadıkları biliniyor. İnsani ve milli çaba gösterilmezse çok geçmeden yok olup gidecekleri kesin. Çünkü nüfusları çoğalmıyor, her geçen gün sayıları azalıyor. Müslümanlarla yapılan evlilikler, çocukların dinle ilişkilerinin olmaması, Karaim cemaatine en büyük darbeyi vuran etkenlerden biridir. Hazar Türkleri ve devamında Karaylar şekil itibarı ile tarihte Museviliği kabul etmiş tek Türk topluluğudur. Aktarılan bazı görüşlere göre, Hazarlarda sadece idareciler Museviliği kabul etmiş, halk ise dinlerini değiştirmemiştir. Büyük çoğunluğu Hazar asıllı olan, etnik ve kültür yönünden Hazarların varisleri, asırlar boyu Kafkasya’da yaşayan, Kırım’da varlıklarını sürdürmeye çalışan, “Kıpçakça’nın” farklı bir şivesini konuşan ve bağlı bulunduğu mezhebin ismi ile anılan Karaim Türklerinin adları ve soyadları, başlangıçta Türkçe iken, Ruslaştırma politikalarının sonucunda, Slav isimleriyle özdeşleşmiştir. Kökeni Hazarlara dayanan, Hazar Musevîlerinin oluşturduğu Karaylar, Hazar Devleti yıkıldıktan sonra bölgeye iki asır egemen olan Kıpçaklardan dolayı, Hazar lehçesi yerine Kıpçak lehçesi ile konuşmuşlardır. İçinde Hazar kökenli kelimelerinin de bulunduğu Kıpçakça’nın baskın olduğu bu dile, “Karaim Türkçesi” denilmektedir. Başlangıçta İbrani harfleri ile yazılan Karaimce, 20. yy.’dan sonra Latin ve Kiril harfleriyle de yazılıp okunmuştur. Kafkas Halklarından Balkar ve Karaçayların lisanı, Karaimlerin diline çok benzemektedir. Fakat bugün hiç değişmemiş eski lisanı, ancak Lehistan ve Litvanya’da yaşayan Karaimler muhafaza etmektedir. Sürekli olarak aynı yerde oturmadıkları, birbirinden ayrı ve uzak yaşadıkları için, günümüzde Karaylar’ın dilini yeryüzünde konuşanların sayısı çok azdır. Karaim dili, Türk dil grubunun Kıpçak koluna bağlı bir Türk lehçesidir. Litvanya’da Karaimce’yi anlayanların sayısı 50-100 kişi arasında iken, Ukrayna’da bu sayı 10 kadardır. Kırım’da bir zamanlar çok konuşulan Karaimce, günümüzde ise ancak birkaç kişi tarafından yaşatılmaya çalışılmakta, Polonya’da ise, Karaimce’yi hatırlayanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez iken, günlük hayatta ise hiç kullanılmaz. Karay dilinin, Karaçay, Kırım Tatarca’sı, Nogay gibi öteki Kıpçak Türkçe lehçeleri ile birçok ortak özelliği vardır. Bu lehçeleri konuşan topluluklar dil dışında ortak gelenekler, öyküler, masallar, koşuklar, yemek adları gibi özellikleri de paylaşırlar. Karaylar ibadetlerinde Karay Türkçesini kullanırlar. Karay Türkçesinin Troki (Trakay), Kırım ve Haliç-Lutsk şeklinde üç ağzı bulunmaktadır. Atatürk; 1934’te düzenlenen Türk Dil Kurultayı”na Karaim Türklerini de çağırmıştı. Yoğun Rus saldırıları karşısında zayıflayan Hazarlar yaklaşık 1100 yıllarında tarih sahnesinden silinmişlerdir. Hazarların bir kısmı diğer Türk boylarına karışmış, bir kısmı da bugünkü Ukrayna, Macaristan, Litvanya, Polonya, Romanya ve Kırım’a dağılmışlardır. Ayrıca Hazar Devletinin yıkılmasından sonra hiçbir yere gitmeyip Kafkas dağlarında kalan ve varlığını orada sürdüren Karaim Yahudileri “Dağlı Yahudiler” olarak adlandırılmaktadır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde, kuşatma sırasında harabeye dönen şehri imar etmek için, Kırım’dan Romanya’ya göceden Karaim Türkleri bina yapım ve onarımında yetenekli ve usta oldukları için bizzat Fatih’in talimatı ile İstanbul’a getirilmişlerdir. Eminönü ve Karaköy civarına yerleştirilen Karaylar, mesleklerini burada da sürdürürler. 1560 yıllarında Eminönü’ndeki Yeni Cami’nin dışında, İstanbul’daki pek çok eserin inşasında çalışmışlardır. 1397 yılında Litvanya kralı 350-400 Karay ailesini Kırım’dan Litvanya’ya götürmüştür. Karaylar burada eski başkent Trakay Ada Kalesi etrafına yerleştirildiler. Karaylar için “Trakay” bugün de manevi başkent gibidir. Karay askerlerin yüzyıllarca koruduğu Trakay Kalesi, şimdilerde Karayların her yıl bir haftalığına ziyaret ettiği, hac yolculuğuna çıkmış gibi mutlu oldukları ve birbirlerini tanımaya çalıştıkları bir mekândır. Kafkasya, Rusya ve Kırım’da rahat içinde yaşayan Karaylar, 1917 Rusya ihtilalinden sonra, ABD, Avrupa, Türkiye ve Mısır’a göç etmek zorunda kalmışlardır. Kırım’da kalan Karaylar, içine kapanık, birbirlerine sıkı sıkıya bağlı kalarak ve kendi aralarında evlilikler yaparak 20. yüzyıla kadar din, dil, örf ve adetlerini korumayı başarmışlardır. Mısır’a göç eden ve İsrail kaynaklarına göre sayıları 15.000 civarında olan Karayların tamamı, 1947 Kanal Savaşından sonra İsrail’e giderek Ramle lydda bölgesine yerleştiler. Günümüzde İsrail’de yaşayan Karayların tamamı İbraniceyi öğrenmiş ve günlük konuşmalarında bu dili kullanmaktadırlar. İsrailliler, Mısır’dan gelen göçmen Karayların Türk kökenli olmadıklarını iddia etmektedirler. İsrail’deki Karayların, Talmudist Yahudilerle evlenmelerinden dolayı sayıları küçülmekte, yok olma noktasına gelmektedirler. Kırım’dan Türkiye’ye gelen Karaylar, başka Yahudi cemaatlerinin de yaşadığı Hasköy’e yerleşmişlerdir. İstanbul’daki en uzun ömürlü Karay cemaati Hasköy’de yaşamıştır. Bugün bu Türk ve Musevi topluluğunun sayıları 100 kişiden bile azdır. Museviliğin bir mezhebi olarak kabul edilen Karaizm’e inanan Karayların Hasköy’de Kenesa ismi verilen bir de mabetleri bulunuyor. Bayramlarını bu Kenesa’da ayin yaparak geçiren Karayların, ayinini Hazan ismi verilen din adamı yönetiyor. Ayinlerini Cumartesi günleri yapan Karaylar, Tanrıya “Tengri” demektedirler. Eminönü’nde Galata Kulesi’nin yanında Karay Mezarlığı bulunmakta, İstanbul’daki “Karaköy” semtinin adının bile “Karay Köy”den geldiği iddia edilmektedir. İstanbul dışında, Anadolu ve Trakya’da Karay toplumundan kimse yaşamamaktadır. Ayrıca, en eski Karaim Mezarlığı, Kırım’da, Bahçesaray yakınlarındaki Çufut Kale yakınlarında İosofat vadisinde bulunmaktadır. Cumhuriyet devri yazarlarımızdan, Türk Edebiyatının ulusal değerlere yönelişin öncüsü, İstanbul’un İç yüzü (1920), Ay Peşinde (1922), Yezidin Kızı (1939), Çete (1940), Sürgün (1941), Anahtar (1949), Bu Bizim Hayatımız (1950), Yeraltında Dünya Var (1953), Dişi Örümcek (1953), Bugünün Saraylısı (1954), İki Cisimli Kadın (1955), Kadınlar Tekkesi (1956), Karlı Dağdaki Ateş (1956), Dört Yapraklı Yonca (1957), Sonuncu Kadeh (1965), Ekmek Elden Su Gölden (1980), Ayın On Dördü (1980), gibi romanların, Memleket Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri, Eskici ve Garaz hikayelerinin yazarı Refik Halit Karay”da Karay Türklerinin tanınmış simalarındandır. Hayat tarzları ve yaşantıları ile diğer Türk boylarının yaşantısı arasında benzerlik bulunan Karaylar’ın, atlara düşkünlüğü ve askeri mesleklerde itibar sahibi oldukları bilinmektedir. İyi çiftçi olarak bilinen Karaylar’ın, bahçe ve üzüm bağları, nehir kenarlarındaki vadilerdedir. Hazarların mevsime dayalı hayat şartlarını devam ettiren Karaylar, ilkbaharda üzüm bağlarına ve bahçelere doğru yola çıkanken, sonbaharda sürekli oturdukları yerlere dönmekte, kışın ise, avcı, ağaç kesici, arıcı, sütçü, aşçı gibi farklı mesleklerle uğraşmaktadırlar. İbadethaneleri Kenesa’ya ayakkabı ile girmeyen, evlilik öncesinde nişanlılık süresi olan, düğün öncesinde gelini ve kız tarafını hamama götüren, düğün yemeklerinde dolma, etli yemekler, börek, pirinç pilavı ve komposto bulunan, ölülerin arkasından helva yiyen, ölümden yedi gün sonra mevlit okuyan Karayların bu adetleri bizlere çok benzemektedir. Kısacası doğum, sünnet, nişan, kına gecesi, evlenme merasimleri tamamen bizlere uygundur. Karaimler her zaman ve her durumda temiz giyime çok önem verirler. “Ağacı yaprak, insanı elbise güzelleştirir.” atasözü bunun en büyük delilidir. Erkekler gömlek, şalvar genelde çizgili kaftan, kuşak veya deri kemer takarlar, kışın buna hırka ilave edilir. Ayağa bot, ayakkabı veya çizme giyerlerdi. Erkekler kafalarına Osmanlı fesi veya koyun derisinden yapılmış şapka takarlardı. Bayram elbiseleri rengi daha açık ve pahalı kumaşlardan dikilmekte idi. Kadınlar iç gömlek, elbise, hırka ve kaftan giyerlerdi. Elbiseleri uzun ve yere kadar İnmekte olup, alt kısımları geniş bantlarla süslenirdi. Bele geniş gümüşle işlenmiş kuşak takılırdı. Kadınlar ayaklarına süslenmiş çorap ve ayakkabı veya yumuşak çizme giyerlerdi. Elbiselerinde en tercih ettikleri renkler koyu lacivert, koyu yeşil ve kahverengi idi. Özel günlerde kolye takılırdı. Karay kültürü Türk Kültürünün bir parçası, Türk Dünyasının bir mirasıdır. Türk Dünyası, insani ve milli bir çaba harcayarak, Karaylara gereken ilgiyi göstermeli, Türk ve İslam Dünyasının parlayan yıldızı ve büyük abisi Türkiye Cumhuriyeti, kendi milletinin ve kültürünün bir parçası olan Karayları korumalı, onların kültür, adet, gelenek ve dillerinin yaşatılması için gereken desteği vermeli, yok olup gitmesine engel olmalıdır. Asilms@hotmail.com

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
 Trafik Kazası: 2 Ağır yaralı
Trafik Kazası: 2 Ağır yaralı
Biden: Başkan adayı olsaydım...
Biden: Başkan adayı olsaydım...