CAHİL İLE ETME SOHBET, ÇIKAR KAZA YA ELİNDEN YA DİLİNDEN…
Dr.Mehmet Hakan SAĞLAM

Dr.Mehmet Hakan SAĞLAM

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

CAHİL İLE ETME SOHBET, ÇIKAR KAZA YA ELİNDEN YA DİLİNDEN…

19 Nisan 2017 - 22:58

Ertuğrul Özkök bugün bir yazı kaleme almış ve devlete en fazla vergi ödeyen şehirler ile referandumda “EVET-HAYIR” veren şehirleri mukayeseye tabi tutmuş.

Özkök’e göre; GELİR VERGİSİ’nin % 80’ini ve KURUMLAR VERGİSİ’nin %85’ini ödeyen şehirler Anayasa değişikliğine “Hayır” derken, az vergi ödeyen şehirler “Evet” oyu kullanmış. Yani bu mantığa göre devlete çok vergi veren kesimler “HAYIR”, az vergi veren kesimler ise “EVET” demiş oluyor.

Kaldı ki büyük şehirlerde seçmenlerin %50’si EVET derken, %50’si de HAYIR demiştir. Yani Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi’nce toplanan Gelir Vergisi’nin %80’lik kısmı ile Kurumlar Vergisi’nin %85’lik kısmının yarısını, Anayasa değişikliğine “EVET” oyu kullanan insanlar ödemiştir.

Kurban konusuyla ilgili bir fıkra vardır. Adamın biri “Kurban” konusunu anlatıyormuş: “Çocuğu olmayan Hazreti Davut, Allah’a dua etmiş ve ’Yarabbim bana bir kız çocuğu ver, onu sana kurban edeyim’ demiş… Duası tutmuş ve bir kızı olmuş. Hz. Davut, kızının adını Ayşe koymuş. Gel zaman git zaman, çocuğun kurban edileceği zaman gelmiş. Hz. Davut kızı yatırmış, kızının boğazını kılıçla kesip tam kurban edecekken Azrail gökten bir keçiyle çıkagelmiş ve ’Kızı bırak, al bu keçiyi kurban et’ demiş…”

Dinleyenlerden biri dayanamamış: “Yahu bunun neresini düzelteyim… Hz. Davut değil Hz. İbrahim, kız değil erkek, kılıç değil bıçak, Ayşe değil İsmail, Azrail değil Cebrail, kurban edilen de keçi değil koç olacaktı!”.

Özkök’ün makalesinde kullandığı rakamlar tamamen afaki, iktisadi açıdan hiçbir önem arz etmeyen, okuma özürlü eblehleri kandırmaya yönelik uydurma verilerdir.

Ekonomik açıdan hiçbir derinliği olmayan garip bir bakış açısıyla “EVET-HAYIR” oylarını ekonomik ve sosyal açıdan analiz etmek tabi ki mümkün değil. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Adana gibi büyük sanayi şehirleri ekonomik açıdan diğer şehirlerimizin kat be kat üzerinde bir işlem hacmi sergiliyor ancak, bu şehirlerde yaratılan ekonomik değerin içinde diğer şehirlerin hiç mi katkısı yok?

Karabük ve İskenderun şehirleri demir çelik üretmezse Bursa’nın sanayi üretimi dibe vurmaz mı?

Konya, Karaman ve Çukurova buğday üretmezse İstanbul’daki bisküvi firmasının durumu ne olur?

İzmit rafinerisi çalışmazsa İstanbul, Ankara ve İzmir’de fabrikaların hali nice olur?

Hadi bunları da bir yana bırakalım, Anadolu insanı ucuz işgücü faktörü olarak bu fabrikalarda çalışmadığı takdirde üretim maliyetleri fırlayıp uluslararası rekabet gücümüz yerlerde sürünmez mi?

Türkiye’nin yıllık ihracatı yaklaşık 160 milyar dolar ve bu ihracatın yüzde 75’lik kısmını (yaklaşık 120 milyar dolar) İstanbul, İzmir, Bursa, Kocaeli ve Ankara gerçekleştiriyor. Ucuz Anadolu işgücünü bu beş büyük şehirden çekip çıkarttığımızda, petrol ve doğalgaz alacak parayı bile bulamayız.

İşte o zaman her biri yüzbinlerce dolarlık arabalara binen gazete patronları, genel yayın yönetmenleri, aydın ve lumpenler tayfası paralarıyla satın alacak benzin bile bulamazlar.

Şimdi ben size Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında tutulmuş olan 1911 yılı vergi istatistiklerini esas alarak bazı rakamlar vermek istiyorum.

Osmanlı Devleti 1911 yılında 36 vilayet, 122 sancak, 536 kaza, 1178 nahiye, 74080 karyeden oluşuyordu. 13.835.859’u erkek, 12.663.929’u kadın olmak üzere toplam nüfus 26.499.788 kişi idi.

Devletin vergi gelirleri toplamı 31.108.660 Osmanlı lirası iken, giderler toplamı 36.705.318 liraydı.

Türkiye Cumhuriyeti’nde toplam ihracatın %75’lik kısmını gerçekleştiren İstanbul, İzmir, Bursa, Kocaeli ve Ankara’nın 1911 yılında toplam vergi gelirleri içindeki payı ne kadardı merak ediyor musunuz?

Bu beş vilayetin toplam vergi gelirleri 8.584.899 lira iken, giderleri 3.611.588 liraydı. Yani anlayacağınız Osmanlı’nın son yıllarında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında toplam vergi gelirleri içerisinde bu beş büyük şehrin payı sadece %27,6 iken, giderler içerisindeki payı %9,9 idi.

Peki bu rakamlar ne anlama geliyor? İzah edeyim. Demek ki o yıllarda Türkiye’nin bütün yükünü omuzlayan bu beş tane şehir değil Anadolu’daki diğer şehirlerdi.

Peki bu rakamlara göre Ertuğrul Özkök’ün makalesini nasıl yorumlamamız gerekiyor? Şöyle bir yorumlama daha doğru olabilir. Cumhuriyet’e giden süreçte 1918’den 1923’e kadar İstanbul, İzmir, Bursa ve İzmit yöresi zaten işgal altındaydı. Dolayısıyla buralardan herhangi bir vergi geliri elde edilemiyordu. Sadece Ankara işgal altında değildi ki onun da toplam vergi geliri 806.607 lira (%2,6) iken, giderleri 371.893 lira (%1) idi.

Yani anlayacağınız bu Cumhuriyeti, şimdiki “aydınlar” tayfasının küçümseyip “köylü” dediği ve o yıllarda vergi gelirlerinin neredeyse %97,4’ünü ödeyen Anadolu insanı kurtardı ve ayakta tuttu.

İstanbul ve İzmir’in zengin ve elit tabakasını oluşturan levanten ve lümpenleri, o yıllarda İstanbul’da İngilizlere, İzmir’de ise Yunan işgal kuvvetlerine yaltaklanarak mal ve servetlerini koruma derdine düşmüşlerdi.

Anadolu’nun o müstesna insanları, Ankara Hükümeti’nin düşmanı denize dökmek için koyduğu “Tekâlif-i Milliye Kanunu”na ayağındaki çarığı, sırtındaki fanilası, kazması, küreği ve tarlasını sürmede kullandığı öküzünü bağışlayarak katılırken, İstanbul ve İzmir’in levanten takımı tek bir kuruş katkıda bulunmadığı gibi işgal subaylarının içki masalarına oturmak için varlarını yoklarını ortaya koyuyorlardı.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Sodom ve Gomore isimli romanı, o dönemi mükemmel şekilde anlatan bir utanç vesikası niteliğinde olup her Türk evladının okuması gereken önemli bir belge niteliğindedir.

Demek ki neymiş? Vergi gelirlerine bakarak “EVET-HAYIR”a dayalı sosyolojik ve ekonomik bir analiz yapılmazmış.

Rahmetli babamın güzel bir lafıyla yazıma son vermek istiyorum;

CAHİL İLE ETME SOHBET, ÇIKAR KAZA YA ELİNDEN YA DİLİNDEN.

 

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar