AH EKMEK
BEKİR URFALI

BEKİR URFALI

BEKİR URFALI

AH EKMEK

14 Eylül 2018 - 22:23

Halil amca yüz yaşını çoktan aşmış, asıl yaşını kaç olduğunu kendisinin de bilmediği koca bir Osmanlı çınarıydı. Birçok savaş görmüş, birçok cepheye katılmış, gâvura esir düşmüş, açlık, yokluk yıllarını yaşamış, devrimlerin adam yediği zulüm senelerinin dişleri arasından geçmiş koca bir tarihti Halil amca. 
O yaşına rağmen sabah namazını Hazreti İbrahim’in makamında kılar, bir elinde asası, bir elinde bez torbası, sabahtan akşama kadar köşe başlarında, duvar deliklerinde gördüğü ekmekleri toplardı. Topladığı ekmekleri Halil u rahmanda balıklar verir ve ya bildiği evlerde inek besleyenlere götürü, zayi olmasını önlerdi. 
Halk o dönem her şeyin değerini bildiği gibi, ekmeğe ayrı bir değer verir, saygı gösterirdi. Sofradan ekmek artmaz, artarsa da israf edilmezdi. Sofrada önce bayat ekmekler yenir, çok kurumuşsa ya Döğmeç yapılır ya da bir kenarda toplanıp Kepekçilere verilirdi. Kepekçiler topladıkları ekmekleri davar besleyenlere satarlardı. Hem aile bütçesine katkı olur, hem israf önlenirdi. 
Halil amca her zaman ki gibi namazdan çıkmış ekmek topluyordu. Akarbaşından eski arasaya doğru ağır ağır ilerliyordu. Artık ayakları bu koca çınarı taşımakta zorlanıyordu. Rüzgara tutulmuş ağaç gibi sağa sola yalpalayarak yürüyordu. 
Boyacılar çarşısının küçük çayhanesinin önüne geldiğinde, namazdan çıkmış, çayhanenin önüne atılmış küçük kürsülerde oturmuş, çay içip sohbet eden birkaç kişi ve erkenden işe çıkmış birkaç amele çay içiyordu. Kaçak çayın taze kokusu çarşıyı sarmıştı. 
Halil amcayı herkes tanırdı Urfa’da. Çaylarını yudumlayanlar Halil amcayı görünce;
-Halil emmi hele gel bir çayımızı iç dediler. Halil amca selam verip teşekkür etti, yoluna devam etmek istediyse de, ısrarlı ikramı geri çeviremedi, davete icabet etti. Gençlerden biri hemen yerinden kalkıp kürsüsünü Halil amcaya verip, yer gösterdi, elindeki torbasını alıp kenara bıraktı. Halil amca;
-Oğlum onda ekmek var yere koyma. Bir kürsünün üstüne koy. Dedi. Genç denileni yaptı. Çaycı Osman hemen bir çay bıraktı Halil amcanın önüne. Çayhanede oturan herkes teker teker Halil amcaya merhaba dedi. Gençlerden biri;
-Halil emmı yaşi kaç olmuş, artık yeriyemisen. Nedir bı sebbehın zortıgınden zuvaklarda ekmek toplisan. Seni tanıdığımızdan bellı bele zuvakları, çarşıları dolaşisan. Namazi kıl, eviye get dinlen. Gendı gendiye niye eziyet edisen bele. Dedi. Halil amca konuşan gence uzun uzun baktı. Bakışlarının ardınca acılar dolaştı. Sustu. Çayını karıştırdı. Bardaktan yükselen dumana uzun uzun baktı. Derin bir ah çekti. “Sen ekmek ne demek bilir misin? Aç kalmak ne demek bilir misin” dedi. Genç utandı. Önüne baktı. Herkes sustu.
-Anlatayım da dinleyin. Dedi. Çayını kürsüsünü alan Halil amcanın etrafını sardı.
-Savaş yıllarıydı. Seferberlik vardı. Uzun savaş yılları ülkeyi ve insanları yıpratmış. Halk yorgun ve çaresizdi. Savaşın ve yokluğun acıları her haneye sinmiş, her evde acı vardı. Çanakkale’ye gidip gelmeyenler. Yemen de şehit olanlar. Kurtuluş savaşında cepheden cepheye koşan evlatlarından analar babalar umutlarını keseli çok olmuştu. Vatanlarını koruma için canını hiçe saymış aç-susuz, çarıksız, atların, katırların gübrelerinde arpa arayarak, ot yiyerek, çarıklarını çiğneyerek hayatta kalıp vatan müdafaa eden aslanlar cepheden cepheye koşuyordu.
Urfa’nın İngilizler tarafında işgali, ardından Fransızlara teslim edilmesi, cepheden yorgun dönenler mücahitler, kadın-çocuk el ele, omuz omuza vererek Fransız’ı Urfa’dan çıkarmışlardı. 
Asırlarca aynı mahallede komşu, aynı çarşıda esnaf olan diğer dinlere mensup olanlar düşmanın Urfa’yı işgalini fırsat bilmiş, düşmanla işbirliğine gitmiş, Urfalılara karşı düşmanın yanında yer almış, Urfalılara kurşun sıkmışlardır. 
Fransızların Urfa’dan kovulmasıyla Urfalılar derin bir nefes almışlardı, ama yokluk ve acılar düşmanla gitmemişti. Savaşın acıları izleri her yerdeydi. Ülke hala savaştaydı. Seferberlik yıllarıydı.
Almanya savaşa hazırlamaya başlamış, ihtiyaç duyduğu hammaddeleri süratle ülkesine ithal ediyordu. Bu maddelerden biri de "akdarı" ya da "cin darısı" olarak bilinen tahıl cinsiydi. 
Almanya'dan gelen bu yüklü darı talebi üzerine Türkiye piyasalarında akdarı fiyatları giderek yükselmiş ve bu sebeple Türkiye'de buğday üretimi yerini önemli ölçüde akdarı üretimine bırakmıştı. 
2. Dünya savaşı başladığında Almanya ile tahıl sözleşmemizden dolayı ülkede kıtlık baş göstermişti.
Savaşın getirdiği ağır yük insanların iliklerine kadar işlemişti. Devlet bazı ağır tedbirler almış, ekmeği karneye bağlamıştı. Zaten fakirlikten kırılan halkı, karne daha çok yıkmıştı. Buğday bulmak için millet köylere tarlalara gidiyor, eli boş dönüyordu. Millet buğdayı unutmuş, arpa ekmeğine razı onu da bulamıyordu. Ekmek bulamayan halk, ekmek kokusu aldığı evlere hücum ediyor, kapılar zorluyordu. İnsanlar korkularından sokak kapılarının ardına destek koyuyordu. Kapılarının kırılmasında korkuyordu. İnsanlar ot, süpürge tohumu, yiyecek ne bulsa yiyordu. Bir keresinde bir adam açlığından bir kediyi canlı canlı yemek isterken bizim komşu görüyor, kediyi elinden almak için adama bir tokat atıyor, adam açlıktan orada düşüp bayılıyor. İnsanlar bir çuval buğday için kızlarını nikâhlıyorlar, çocuklarının karnı doysun diye durumu iyi olan ailelere evlatlık veriyorlardı. Bazı aileler evlerinde açlıktan ölüyordu. Halk zamanın reisi cumhuru olan İsmet İnönü’den nefret ediyordu.
Yorgan yüzü kırmızı
Karne doyurmaz bizi
İsmet'e haber verin
Kurşuna dizsin bizi, diye feryat ediyordu.
Bir gün köydeki bir dostumuzdan yarım çuval arpa almıştık. Evdekiler hemen el değirmeninde çekip un yapıp, hamur yoğurup ekmek pişirdiler. Ekmeğin kokusu yayılınca, sokak kapımız çalmaya başladı. Sokak kapımızın ardına hemen tahta merdiveni dayadık. Anama ve kardeşlerime “susun” işareti yaptım. Sokak kapımız kırılacak gibi çalmaya devam diyor. Bir yandan da ağlayan, yalvaran bir erkek sesi. “Allah rızası için bir parça ekmek. Çocuklarım evde aç” diye yalvarıyordu. Biz korkumuzdan sesimizi çıkaramıyorduk. Adam yalvardı yakardı, ağladı sonra “ah ekmek ah ekmek” dedi. Küt diye bir ses geldi. Sonra ses kesildi. Anam ekmeği yapıp bize yedirdi. Kalanı sarıp sarmalayıp maskana sakladı. Bize de ekmekten kimseye bahsetmememiz için sıkı sıkı tembihledi. Bir saat kadar sonra sokak kapısını açtık. Kapının önünde 30-35 yaşlarında genç bir babayiğit düşmüş, dünden mi ölmüş bu günden mi belli değil. Bu ekmek diye kapımızı çalan kişiydi. “ah ekmek, ah ekmek” diye diye ölmüştü.
Siz şimdi buğday ekmeğini beğenmiyorsunuz. Fırından sıcak ekmek olmazsa yemiyorsunuz. Oysa insanlar bir parça ekmek için ölüyordu. Ekmek kıymeti bilinmedin mi küser. Ekmek küserse, namus talan olur. Siz siz olun ekmeğin kıymetini bilin.
Halil amca sözünü bitirince oturduğu kürsüden kalkıp ekmek torbasını alıp, Sobacı pazarına doğru yürüdü. Dinleyenler onun arkasından buğulu gözlerle baka kaldılar.

Bekir Urfalı

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar