ERDOĞAN'IN AHDİ VE YENİ TÜRKİYE'NİN KODLARI…
Dr.Mehmet Hakan SAĞLAM

Dr.Mehmet Hakan SAĞLAM

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

ERDOĞAN'IN AHDİ VE YENİ TÜRKİYE'NİN KODLARI…

10 Mayıs 2018 - 21:45

Recep Tayyip Erdoğan’ın gerek Başbakanlık gerekse Cumhurbaşkanlığı görevi sırasında sıkça dile getirdiği “Yeni Türkiye” ve “Büyük Türkiye” kavramlarını bundan sonra daha fazla duymaya alışmamız gerekiyor.

Bundan iki gün önce 6 Mayıs 2018 tarihinde AK Parti’nin İstanbul İl Kongresi’nde siyasi, ekonomik ve tarihsel derinliğe sahip muazzam bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasına asırlar boyu dillerden düşmeyecek “Ahdim olsun ki!” cümlesiyle başladı. Bu konuşmanın girizgahını oluşturan “ahd” kelimesini bazı köşe yazarları “söz” olarak çevirip işi küçümseme ve basitleştirme yoluna gitti ama “ahd” kelimesinin karşılığı “söz” değil ki…

Söz veriyorum” kelimesi herhangi bir hususta, herhangi bir kişiye söz konusu işin yapılabileceği hususunda bağlayıcı olmayan şahsi bir yükümlülüğü ifade eder. “Ahid” veya “ahidname” kelimeleri ise kadim ve tarihsel bir geçmişi olan, tarafların herhangi bir konu hakkında anlaşmaya aykırı hareket etmeyeceklerine, namus ve şeref kavramlarına dayalı olarak birbirlerine verdikleri ve bozulması durumunda çok ciddi yükümlülükleri olan kudsiyeti yüksek bir söz veya anlaşmadır.

Ahidname” ancak devletler veya bir devlet ile onun tebaası arasında yapılabilir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın 1463 yılında Bosna-Hersek’in fethini takiben Fojnika beldesindeki manastırda yaşayan Fransisken rahiplerine verdiği “Ahidname” bunun en güzel örneğidir. Fransisken rahipleri, 550 yıl gibi uzun bir süre Fatih Sultan Mehmet Han’dan aldıkları bu Ahidname’ye manastırda sahip çıkmışlar ve günümüze kadar saklamışlardır. Bu ahidname Rahiplere özgürlük bahşeden ferman olarak isimlendirilmiştir. Bir nevi özgürlük fermanı olarak nitelendirilen bu ferman günümüz İnsan hakları evrensel beyannamesinin yıllar önce yazılmış özeti konumundadır.

Topkapı Sarayı’nda Bab-ı Hümayun kapısının sağında ve solunda Peygamber Efendimiz’in bir hadis-i şerifi yer alır. Bu söz, taşıdığı derin anlam ve verdiği mesaj ile okuyan herkese ve dünyaya bir ilan gibidir; “Es-Sultân-ı zıllullâhi fi’l-arz, ye’viileyhi külli mazlûmîn”. Yani; “Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve dünyadaki bütün mazlumların koruyucusudur.

Peygamber efendimizin, devlet idarecisi olan sultan veya padişahı veya valiyi bu kadar güçlü bir hadis-i şerif ile onurlandırmasının esas nedeni ise Kur’an-ı Kerim’in Nisa Suresi’ndeki bir ayettir. Nisa Suresi’nin 59’uncu ayetinde; “Yâ eyyuhâllezîne âmenû atîûllâhe ve atîûr resûle ve ulil emri minkum” yani “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulül emre (idarecilere) de itaat edin.” denilmektedir.

Sayın Erdoğan’ın “Ahdim olsun ki” şeklinde başlayan konuşması işte bu yönden bakarsak son derece önemlidir. İdareci olan Erdoğan, halkına ve ümmete dönüşü mümkün olmayan bir söz vermektedir. Bize düşen görev ise idareciye itaattir.

Sayın Erdoğan konuşmasında şu hususların altını özellikle çizdi; “İşte buradan, şimdi buradan milletimle ahitleşiyorum: Ahdim olsun ki; yeni dönemde Türkiye muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkacak. Türkiye küresel bir güç olarak dünya sahnesindeki yerini alacak. İhracattaki yükselişimiz hızlanarak devam edecek. Enerjide dışa bağımlılığımız büyük oranda azalacak. Yüksek teknolojili ürünlerde yerlilik oranı artacak. Yerli otomobil ve savunma sanayi alanındaki projelerimiz süratle hayata geçecek. Şehirlerimiz kültür sanat üreten kimlikli şehirler haline gelecek. Bölge ve sektör bazlı teşviklerle istihdam artışı sağlayacak yeni fabrikaların önü açılacak. Ahdim olsun ki; faizler, enflasyon ve cari açık düşecek. Türk ekonomisi dış şoklara ve finansal saldırılara daha dirençli hale gelecek. Türkiye’nin yatırım cazibesi daha da yükselecek. Kanal İstanbul ve 1915 Çanakkale Köprüsü gibi büyük projeler mutlaka hayata geçecek. İstanbul’daki yeni havalimanımız bu yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı‘mızda hizmete girecek. Tarım ve hayvancılık teşvikleri daha etkin hale getirilerek, ülkemiz bu alanlarda hedeflerine uygun bir konuma çıkartılacak.

Yeni Türkiye” kavramının özellikle ulusalcı ve Cumhuriyetçi kanatta çok fazla taraftar bulduğu söylenemez. MHP tabanında ise bu söyleme çok fazla bir itiraz olmadığı gibi çoğu kişinin de hoşuna gidiyor. Bazı kesimler “Yeni Türkiye” kavramını Erdoğan’ın ütopik bir düşüncesi olarak lanse etmeye çalışsa da işin aslı öyle değil.

Türkiye 90 yıllık Cumhuriyet döneminde köklerinden olabildiğince kopartıldı ve bırakın dünyanın diğer bölgelerini, kendi coğrafyasında bile yalnızlaştırıldı. Çoğu kimse, nedenini sorgulama gereği bile duymaksızın Türkiye’nin dört bir tarafının düşmanlarla çevrili olduğu düşüncesine kendini inandırdı. Yıllar boyu Suriye, İran, Irak, Suudi Arabistan, Yemen, Mısır, Libya, Cezayir, Ürdün, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Yugoslavya, Rusya, Gürcistan, Romanya ve Macaristan’ı bile kendimize düşman olarak kabul edip durduk. Halbuki bu ülkelerin kısmen veya tamamen neredeyse tamamı yüzlerce yıl Osmanlı egemenliğinde kalmış, barış ve huzur içerisinde birlikte yaşamış, kelimenin tam anlamıyla etle tırnak gibi birbiriyle kaynaşmıştı.

17’nci yüzyılda başlayıp 18’nci yüzyılda Hindistan yönüne doğru hız kazanan sömürgecilik faaliyetleri, 19’ncu yüzyılın başlarından itibaren Doğu coğrafyasına yönelmişti. Mora İsyanı, Balkan ayaklanmaları, Sırp İsyanları ve Kavalalı İsyanı gelecek yüzyılda yaşanacak sıkıntıların adeta habercisi olmuş, I. Dünya Savaşı ise Osmanlı’nın toprak kayıplarını önü alınamaz bir noktaya getirmişti.

1916 yılında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında gizlice aktedilen bir anlaşma bugün Ortadoğu coğrafyasında yaşanan sorunların temelini oluşturmuştur. İngiltere hükümetini temsilen Mark Sykes ile Fransa hükümetini temsilen Francois Georges-Pycot’un 1916 yılında uzlaşıya vardığı ülkesel sınırların çoğu düz çizgilerden oluşuyordu. Sykes ve Pycot, bölge halklarının Avrupalıların idaresinde daha iyi yaşayabileceğine inanan aristokratlardı. Bu ikilinin çizdiği harita, 400 yıl boyunca Osmanlı idaresinde bulunan toprakları yeni yeni ülkelere böldü ve siyasi oluşumları iki etki alanına dâhil etti. Irak, Ürdün ve Filistin İngiltere’nin etki sahasına girerken, Suriye ve Lübnan Fransız etki sahası içerisinde kaldı.

Sykes-Pycot Antlaşması’yla oluşan yeni jeopolitik düzende üç farklı sorun ortaya çıktı. İlk olarak, bu anlaşma Arapların bilgisi dışında gizlice hazırlanmıştı. İngiltere, 1910’lu yıllarda Osmanlıya karşı ayaklanmaları durumunda onlara bağımsızlık verileceği yönünde Araplara söz vermişti. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Arapların bağımsızlık rüyası gerçekleşmediği gibi birer birer İngiliz ve Fransız sömürgesi haline geldiler. Sömürgeci güçler 1920’li, 30’lu ve 40’lı yıllarda Arap dünyasındaki nüfuzlarını kullanmaya devam ederken, Kuzey Afrika ve Akdeniz’in doğusundaki Arap siyaseti yönünü, sömürgecilerden ve sömürgeci sistemden kurtulmaya çalışan Arap milliyetçiliğine çevirdi. Birçok Arap ülkesinde 1950’lerden 2011’deki Arap Baharı’na kadar geçen süreçte askeri rejimlerin etkin olmasındaki kilit faktör de buydu.

İkinci sorun, haritalardaki düz çizgilerdi. Sykes-Pycot, Ortadoğu coğrafyasını mezhepler temelinde bölme eğilimindeydi;

Lübnan, başta Maruniler olmak üzere, Hıristiyan ve Dürziler için sığınacak güvenli bir liman olarak öngörülmüştü.

Filistin’de büyük oranda Yahudiler yaşıyordu ve onun için bir Yahudi yurdu olarak planlanmıştı. Her iki ülkenin sınır bölgesindeki Bekaa Vadisi ise Şii Müslümanlara bırakılmıştı.

Bölgede en büyük mezhepsel demografiye sahip Suriye’de ise Sünni Müslümanlar çoğunluktaydı. Haçlı seferlerinin sonundan, 19’uncu yüzyıla kadar geçen süreçte, canlı ticaret kültürüne rağmen bölgede farklı mezhepler birbirlerinden ayrı halde yaşıyordu. Arap dünyasının güçlü liderlerinden Hafız Esad, Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi, 1980’li ve 1990’lı yıllarda mezhepsel farklılıkları, sıklıkla gaddarlık ve zulümle bastırdı. Fakat bu farklılıkların tırmandırdığı gerilim ve hırslar ne kayboldu, ne de hafifledi. Bu ülkelerde, güçlü liderlerin yok olması, bazı Arap ülkelerindeki küçük grupları kalıtımsal derebeyliklere dönüştürdü.

Üçüncü sorun, I. Dünya Savaşı sonrasında bir yandan milliyetçilik ve laiklik, diğer yandan İslam anlayışı arasında yalpalayan devlet sistemleriydi. Son 150 yıl içerisinde üst ve orta sınıf ile toplumun geri kalan kesimi arasındaki eşitsizlik gittikçe büyüdü. Arap milliyetçiliğinin güçlü liderleri, arkalarında güçlü toplum desteği olmasına karşın bazen sosyalist, zaman zaman da militarist anlayışı savundu. Ama bu, sivil ve siyasi özgürlüklerin yitirilmesini de beraberinde getirdi.

Son 40 yılda Arap dünyası, toplumsal dokusundaki zıtlıklarla mücadelede ulusal bir proje sunamadı veya ciddi bir girişimde bulunamadı. Devlet yapısı patlamaya hazır bir bomba gibiydi ve tetiği çeken de demografik yapının değişmesi oldu. Son kırk yılda, Arap dünyasının nüfusu ikiye katlandı ve 330 milyonu aştı. Eğitim kalitesinden istihdama, ekonomik beklentilerden geleceğe yönelik algıya kadar, tüm sorunları en ağır şekilde hisseden bu genç kuşak, 2011’de başlayan Arap isyanlarıyla I. Dünya Savaşı sonrasında başlayan devlet düzeninin sonuçlarını değiştirmeye teşebbüs etti. Ortadoğu’nun yaşadığı mevcut değişim, daha iyi bir gelecek arayan bu kuşağa, mutlu bir gelecekten çok yıllar boyu sürecek yeni bir kaos ortamı yarattı.

İki kafadarın masa başında planlayıp, basit bir pergel ve gönye yardımıyla çizdiği Sykes-Pycot haritası, Osmanlı sonrası Ortadoğu coğrafyasını 102 yıldan beri tam bir keşmekeşe soktu. Erdoğan’ın hemen her fırsatta dile getirdiği “Yeni Türkiye” kavramı, 1916 yılında çizilen ülke sınırlarında da artık değişiklik yapılması gerektiğinin işaretlerini veriyor.

“Yeni Türkiye” de sadece ülke sınırları değil, zihinlerde var olan tabular da yıkılacak. Yeni Türkiye’de her şey konuşulacak, her şey tartışılacak. Türkler, Araplar ve Kürtler arasında konuşulmadık konu ve sorun kalmayacak. En başta Anadolu coğrafyasında barış ve huzur tesis edilecek, ardından sıra etrafımızdaki diğer ülkelere gelecek.

Yeni Türkiye’de devlet bürokrasisinden eğitime, milli güvenlikten askerliğe kadar hemen her şey değişecek. Memleketin veya partinin ileri geleni olduğu için artık hiç kimse milletvekili ve bakan olamayacak. Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi İttihatçı veya Mason olduğu için hiç kimse devletin üst kademelerine kapak atamayacak. Sadece cemaat bağlantılarından dolayı artık hiç kimse polis, memur, hakim ve savcı olamayacak ve devletin diğer birimlerine çöreklenemeyecek.

Yeni Türkiye’de herkes asli işini yapacak;

  • Rektörler ellerinde pankart sırtlarında cüppe ile Anıtkabir’i ziyaret edip Hükümet’i Ata’sına şikâyet edemeyecek.
  • Omzu bol apoletli paşalar Sincan’da tank yürütemeyecek.
  • Medya baronları kafasına göre manşet atıp suni gündem belirleyemeyecek, hükümetleri deviremeyecek.
  • İnsanlar görünüş, giyiniş, inanç ve düşüncelerinden dolayı fişlenmeyecek, ayrıma tabi tutulmayacak ve yargılanmayacak.
  • Eğitim kurumları ve üniversiteler bilim dışında hiçbir işle uğraşmayacak.
  • Büyük Türkiye” ideali bu ülkede yaşayan her ferdin her bireyin temel ülküsü olacak.
  • Bilim insanları bu ülkeyi lafta “muasır” medeniyet seviyesine değil gerçekte çağdaş bir ülke seviyesine çıkartacak buluş ve keşiflere imza atacak.
  • Sanayici ve işadamları; “ben işimi nasıl ilerletebilirim ve ülkemi daha ileriye nasıl taşıyabilirim”in arayışı içine girecek.
  • Bir memur, bir işçi; “ülkeme daha fazla nasıl faydalı olabilirim”in derdine düşecek.
  • Asker vatanını daha iyi savunacak, belediye başkanı kentine ve yöresine kalıcı eserler yapacak, maliyeci vergi kaçağını önlemeye çalışacak, öğretmen daha iyi eğitmenlik yapacak, çöpçü daha iyi temizlik yapacak, şair ve yazarlar uluslararası arenada kendilerini ve ülkelerini tanıtacak eserlere imza atacak.

Yeni Türkiye’de devlet adamının profil ve niteliği de değişecek. “Yeni Türkiye” olgusu sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir ülküsü değildir, olmamalıdır da.

Yeni Türkiye kavramına 80 milyon Türk vatandaşının istisnasız şekilde inanması gerekiyor. Sykes-Pycot bitmiştir. Lozan Antlaşması’nı ve Montrö Antlaşması’nı yeniden kaleme almanın zamanı gelmiştir. Ortadoğu’da yeni sınır düzenlemeleri yapılacak ve bu yeni sınırları bu defa ne İngilizler ne de Fransızlar çizecektir. Çok değil, kısa süre içerisinde Lozan’da elimizden alınan bazı toprakların Türkiye’ye kazandırıldığını da tekrardan göreceğiz.

Yeni Türkiye’yi başka dünyaların insanı değil, işini gerçekten lâyıkıyla yapan işçiler, memurlar, bürokratlar, öğrenci ve öğretmenler, mühendisler, bilim insanları ve devlet adamları kuracaktır.

Evet… Yeni bir Türkiye kuruluyor.

İdareci idareciliğini yapacak, vatandaşta vatandaşlığını…

Bizim ne yapmamız gerektiğini Kur’an-ı Kerim zaten ayan beyan yazmış; Yâ eyyuhâllezîne âmenû atîûllâhe ve atîûr resûle ve ulil emri minkum” yani “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulül emre (idarecilere) de itaat edin.”

Nisa Suresi’nin 59’uncu ayetinde “idarecinin” tanımı da yapılmıştır. “Sizden olan idareci cümlesinden kastedilen “Müslüman, imanlı, inançlı” idarecidir.

İdarecinin ünvanı zaman içerisinde değişime uğrayabilir. “Sultan, “Padişah”, “Cumhurbaşkanı” veya “Başkan” bu terimler hiç mi hiç önemli değil. Önemli olan idarecinin “Müslüman, imanlı ve inançlı” olmasıdır.

O zaman?

“VİRA BİSMİLLAH” diyerek YOLA DEVAMEDECEĞİZ…

 

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar