KAN KOKUSU…
Dr.Mehmet Hakan SAĞLAM

Dr.Mehmet Hakan SAĞLAM

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

KAN KOKUSU…

03 Ekim 2017 - 10:35

Siz hiç kan kokusu aldınız mı?

Peki! Kan kokusunu nasıl tarif edersiniz? Sadece koku duyumuzu kullanarak kanı tanımlamaya kalkarsak bu hiç de kolay olmayacaktır. Yerde hızla pelteleşmeye başlayan o kırmızı sıvı, daha birkaç dakika önce bir canlının vücudunda dolaşıp ona hayat verirken, şimdi kesik damarlardan müthiş bir tazyikle boşalmaktadır.

Kurban edilecek canlı, diğerlerinden ayrılıp kesime götürülürken aslında yolun sonuna geldiğinin farkına varmıştır. Fakat kaçmak ne mümkün! Bu duruma daha fazla direnemez ve ruhunu çaresizce teslim eder. Ancak sonraki kurbanlar ilki kadar sakin olmaz. Çünkü kan kokusu her tarafa hakim olmaya başlamıştır. Kesik boğazdan gelen ve iliklerimize kadar işleyen hırıltılar, istemsizce çırpınan ayaklar ve gergin bir ortam. Bu anlattıklarım; aslında hepimizin aşina olduğu kurban kesme ritüelinin bilindik görüntülerinden başka bir şey değil.

Peki! Siz hiç insan kanının kokusunu aldınız mı?

Birçok kişi bu soruya “hayır” diye cevap verecektir. Bir insan, kan kokusunu olsa olsa herhangi bir nedenle bir yerini kazara kestiğinde alır. Onun dışında bir insanın kurbanlık koyun gibi kesilmesi zaten mümkün değil.

Mümkün değil” dedim ama aslında durum hiçte öyle değil. Bu coğrafyada son 10-15 yıldan beri TV kameraları önünde yaşanan bazı olumsuz gelişmeler, böyle bir vahşetin varlığını ortaya koymadı mı?

Haşd-i Şabiler, IŞİD, DAEŞ, El-Kaide ve adı sanı duyulmayan birçok örgüt, Suriye ve Irak’ta insanları kurbanlık koyun gibi infaz edip durdu. Üzerlerine benzin dökülüp canlı canlı yakılanlar oldu. Bağdat’ın yanından geçen Dicle Nehri yıllardır insan kanıyla renkten renge dönüşüyor. Nerden çıktığı belli olmayan, adı sanı daha önce hiç duyulmamış terör örgütleri, ellerine geçirdikleri her cins silahla suçsuz insanları üçer beşer öldürdü.

Sınır komşumuz Irak bugün yerden yeksan edilmiş durumda. Ortada ne bir devlet var ne de herhangi bir kamu otoritesi. Irak’ta yaşananların esas müsebbibi ise Şeyh Abdülkerim Kesnizani ve Muhammed Kesnizani’den başkası değil. Peki kim bu adamlar?

70’li yılların ilk yarısında Irak’ta ortaya çıkan Kesnizani yapılanması ile yine aynı yıl Türkiye’de palazlanmaya başlayan Fethullah Gülen yapılanması birbirinin neredeyse tıpatıp aynısıdır. Batılılar, bugün artık klasik Haçlı Seferleri’ni tercih etmiyor. Bunun yerine, operasyon yapmayı düşündükleri ülkelerin zayıf toplumsal halkalarını kullanıyorlar. 100 salak, 100 bin dolar para ve 100 kaleşnikof formülüyle irili ufaklı terör örgütleri oluşturuluyor. İslam dünyasındaki mezhepler, tarikat ve cemaatler manipüle ediliyor; kelimenin tam anlamıyla “iti ite kırdırma” politikası izleniliyor.

Geçmişte sömürgeciliğin öncü kuvvetleri olarak misyoner okulları açan Batılılar, bugün bu okulları Müslümanlara açtırıp, finansmanını da “imanlı nesiller yetiştirme” adına Müslümanların bizzat kendisine yaptırıyor. Bu okullarda, küresel elite hizmet edecek zihnen ve fikren iğdişleşmiş köleler yetiştirildiğinin en bariz örneği; Fethullah Gülen ve Kesnizani yapılanmasının “mankurtlaşmış” müritleridir.

Kesnizani tarikatının kurucusu Şeyh Abdülkerim Kesnizani’dir. Süleymaniye’de bir aşiret lideri iken her nasılsa Şeyhlik mertebesine yükselen bu zat, tarikat liderliğini 1978 yılında İktisat Fakültesi mezunu! oğlu Muhammed Kesnizani’ye devreder.

Babasından farklı olarak Muhammed Kesnizani oldukça gizemlidir. Yeni ve acemi müritler ayağını; kıdemli müritler elini; üst düzey (bölge imamı) müritler ise onun ancak omuzunu öpebiliyordu.

Tarikattaki köklü değişimler, Muhammed Kesnizani ile başlar. Şeyh ve müritler, zikirden çok siyasete merak sarmaya başlar. Tarikat toplantılarındaki sohbetler, ezoterik anlatımlarla süslenir. Kadirilerde kanlı- bıçaklı sahneler hoş karşılanmadığı halde, müritlerin dikkati bu tür ritüellere çekilir. Kanlı – bıçaklı gösteriler, jilet ve cam kırıklarını yeme, vücudun değişik bölgelerine bıçak ve şiş saplama gösterileri izleyenleri etkiler. Gösteriler sırasında müritlerden ölen olduğunda ise; suç, müridin sırtına atılır ve “tam inançlı olmadığı, ihlas ve huşu ile yapmadığı için öldüğü” ifade edilir.

Kesnizani tarikatında “Telkin”, “Taht” ve “Tavus” üzerine kurulu bir zihin yıkama modeli uygulanır.

İlk aşama olan “telkin” sürecinde; örgüt evlerinde profesyonel kişilerce düzenlenen özel sohbetler ve yapılan telkinler sonucunda, tarikat mensupları Şeyh Efendi’ye karşı koşulsuz saygı duymaya kodlanır.

İkinci aşamada; Allah adına, “taht” ikramı yapılır. İşsiz güçsüz insanlara devlet kademesinde, belli bir komisyon karşılığında iş teklif edilirken, hali hazırda devlet memuru olanlara da makamda yükseleceği vaat edilir.

Üçüncü aşamada “tavus” devreye girer. Tavus devreye girdi mi, artık büyünün, ezoterik anlatımların, kehanet ve kerametlerin yolları açılır. Müritlerin rüyalarına giren “Peygamber” mesajları! ve çağdaş hipnoz yöntemleri kullanılarak müritler adeta zombiye dönüştürülür. Kelimenin tam anlamıyla; zihinleri kontrol altına alınan ve her istenileni sorgusuzca yerine getiren bir “mankurtlar sürüsü” oluşturulur.

Irak’ın 33 yıllık lideri Saddam Hüseyin, 2003’deki Amerikan askeri işgali sırasında ülkesini sırtından hançerleyen Kesnizani tarikatı ve müritleri sayesinde devrildi. Kesnizani Tarikatı üyeleri, devletin tüm kritik kurumları, ordu, emniyet, istihbarat başta olmak üzere sarayın kılcal damarlarına varıncaya dek her tarafa sızmışlardı. Saddam’ın karısı Sacide, kardeşleri Vatban ve Barzan ile oğlu Uday bile müritler arasındaydı. Devletin kilit noktalarında bulunup bu tarikata katılma konusunda tereddüt edenler ya ortadan kaldırılıyor ya da MOSSAD ve CIA’nın dolarları ile ikna ediliyordu. Saddam’ın en güvendiği adamlardan biri olan İbrahim İzzet El Duri’de Kesnizani tarikatı mensubuydu.

Saddam bu durumu fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti. 1990’lı yıllarda başlayan devlet kademelerine sızma hareketi, 2000’li yılların başında artık tamamlanmıştı. Amerikan askeri güçleri 2003 yılında ülkeyi işgal ederken, Şeyh Muhammed Kesnizani, “Amerikan askerlerine direnmemeleri” hususunda müritlerini öğütlüyor, onların sanıldığı kadar tehlikeli olmadığını söylüyordu. Onun bu telkinleri sayesinde, ülkenin bağımsızlığı için savaşması gereken generaller, beyaz bayrakları havaya kaldırarak Amerikan işgaline göz yumdu. İşgal sonrasında,  ABD ve dolayısıyla Kesnizani ile işbirliği yapmadığı için onbinlerce bilim adamı, araştırmacı, fikir insanı, cemaat önderi, doktor, hakim, savcı, avukat, gazeteci, mühendis, teknisyen, bürokrat ve memur öldürüldü. Bunların kimileri kurşunlanarak, kimileri ise işkence ile öldürüldü. Devlet arşivleri, kütüphaneler, müzeler, tapu ve nüfus kayıtları başta olmak üzere kamu kurumlarının tüm hafızası imha edildi. Böylelikle Irak’ın insan, kültür ve tarih hafızası yok olup gitti.

Kesnizani ile Fethullah Gülen yapılanmasının yöntem ve telkinleri birbirine ne kadar benziyor değil mi?

Örgüt evlerindeki sohbet ve telkinler, mevki ve makam vaatleri, ezoterik anlatımlar, rüyada görülen Mehdi ve Peygamber hikayeleri, Kesnizani’nin “Amerikalı askerlere direnmeyin” telkinine karşılık, Fethullah Gülen’in “Haçlı’nın ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir. Onlar sizin karınıza kızınıza el sürmezler” şeklinde sarf ettiği cümleler birbirinin neredeyse aynısı değil mi?

Bugün Türkiye’de herkes başkanlık meselesini tartışıyor. Bilen bilmeyen konuşuyor. Milletvekillerinin nasıl ve ne şekilde seçileceği, Cumhurbaşkanının yetkileri, tek adam-çift adam polemiği almış başını gidiyor. Toplumun bütünü hedeften sapmış durumda. Halbuki Anayasa’da yapılacak değişiklikler, Türkiye’nin yönetim biçimini değiştirmekten çok, gelecekte yaşanacak risklerin bertaraf edilmesi açısından oldukça önemli.

Nerede bir kan kokusu varsa bilin ki bu işin üç tarafı vardır; birincisi kanı akıtılan “kurban”, ikincisi onu “hayattan kopartan”, üçüncüsü ise bu kandan “nemalanan”.

Bugün “kurban” olarak seçilen devlet Türkiye’dir. Kasap; Fethullah Gülen cemaati ile beraber hareket eden PKK, DHKP-C, KCK, PYD, JPG ve bu tarz terör örgütlerine finansal ve lojistik destek veren CIA, MOSSAD, BND, MI6 gibi yabancı istihbarat kurumlarıdır. Kandan nemalanacaklar ise ABD başta olmak üzere Hristiyan Batı’nın tümüdür.

Evet! Sadece Kesnizani ve Fethullah Gülen benzerliği bile, Türkiye’nin etrafında nasıl bir kumpas kurulduğunun ve kan kokusu alıp avının etrafında dolanmaya başlayan sırtlan, köpek balığı ve akbabaların ülkemize saldırmalarının en büyük göstergesi değil midir?

Almanya, ABD, Fransa, İngiltere, Avusturya, İsveç, Yunanistan, İsrail ve daha nicelerinin, Türkiye’ye düşman olmalarının nedenini anlamak için alim olmaya gerek yok. Son 14 yılda Türk ekonomisinde yaşanan gelişmelerin bırakın yüzde 50’sini yüzde 10’unu bile Avrupa Birliği ülkelerinin tamamında görebilmek mümkün değil.

1945 sonrasında oluşan yeni dünya düzeninde kendini süper güç olarak tüm dünyaya kabul ettiren ABD, gizli veya açık şekilde şimdiki ismi Avrupa Birliği olan projeyi olanca gücüyle desteklemişti. Böylelikle; hem o döneme kadar dünyanın süper gücü olan İngiltere’yi pasifize etti, hem de kıta Avrupası’nın diğer iki önemli devleti olan Fransa ve Almanya’yı kendisine bağımlı hale getirdi.

AB projesi, İngiltere başta olmak üzere Almanya ve Fransa’yı içine kapattıkça kapattı ve dünyadaki etkinliklerini minimuma düşürdü.

Üzerinde güneş batmayan Büyük Britanya, sömürgelerini birer birer kaybedip küçük bir ada devletine dönüşürken, Bulgaristan, Romanya ve Polonya gibi devletleri Avrupa Birliği’ne alıp, Bismarc’ın Büyük Avrupa projesini hayata geçirmeye çalışan Papaz kızı Merkel’in terör sevici Almanya’sı, trilyonlarca Euro’yu bir hayal uğruna bu ülkelerde batırdı.

Sonuç: tam bir hüsran…

İşin sonunda ne Büyük Almanya oluştu, ne de Almanya’nın hükmedeceği Büyük Avrupa!

Bu arada Avrupa’nın hemen doğusunda yer alan Türkiye büyüdükçe büyüdü. Türkiye, tüm engellemelere ve ayak oyunlarına rağmen ekonomisini 14 yılda 4 kat büyütmeyi başardı.

1960 Askeri Darbesi, 1971 Muhtırası, 1980 Askeri Darbesi, ASALA, PKK, DHKP-C, 28 Şubat 1997 Post Modern Darbesi, 2013 Gezi Olayları, 17/25 Aralık 2013 Yargı Darbesi ve son olarak 15 Temmuz 2016 Askeri Darbesi yurtiçindeki ve yurtdışındaki Türkiye düşmanlarının eylemleri olarak kendini gösterdi.

Bundan tam iki yıl önce İngiliz Dışişleri ve İngiliz Milletler Topluluğu Ofisi’nce 29 Eylül 2014 tarihinde resmi bir rapor yayınlandı. Bu raporun başlığı oldukça ilginçti; “Türk Ekonomisinin Öldürücü Faktörleri”.

Türkiye hakkında son derece önemli tespitlere yer verilen bu raporun, Türkiye aleyhtarlığı yapan vatan hainlerince ibretle okuması gerekiyor.

İngiltere’nin resmi devlet kurumunca hazırlanan bu raporda; Türk ekonomisinin son 10 yıl içerisinde Batılılar açısından nasıl “küresel bir tehlikeye” dönüştüğü kapsamlı olarak incelenmiş. Bu raporun hemen her satırı son derece önemli ama yazılanların özeti kısaca şöyle;

  • Şu an dünyanın 16. ve Avrupa’nın en büyük 6. ekonomisi durumunda Türkiye, 2050 yılında dünyanın 12. ve Avrupa’nın en büyük 5’inci ekonomisi olacak.
  • Türkiye, sadece 4 saatlik uçuş ile Avrupa, Avrasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasındaki 1 milyar 500 milyon kişilik bir pazara hitap ediyor ki bu coğrafyadaki ülkelerin toplam GSYİH’sı 25 trilyon dolar.
  • Türkiye’nin net borçlarının GSYİH’ya oranı 2012 yılında %36 olup, bu rakam Maastricht Kriterleri’nde belirlenen %60’lık oranın oldukça altında. Benzer şekilde Türkiye, önemli bir Maastricht Kriteri olan Bütçe Açığının GSYİH’ya oranı bakımından %2 ile Avrupa’nın en düşük oranına sahip.
  • Türkiye son 10 yılda 100 milyar dolardan daha fazla doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekti ve dünyanın yatırım yapılabilir en cazip 13. ülkesi oldu. Bu yatırımın %78’i AB ülkelerinden geldi. Türkiye, AB’nin tedarik ve üretim zincirine entegre olma noktasında önemli bir yatırım üssü haline dönüştü.
  • Türkiye’nin ihracat hacmi 2002 yılına oranla dört kat artarak 12 yıl içerisinde 160 milyar dolar düzeyine ulaştı.
  • Türkiye, dünyada en hızlı büyüyen enerji pazarlarından biri konumunda.Ülkenin enerji talebinin 2009-2023 yılları arasında her yıl %6 oranında büyüyeceği tahmin edilmekte. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde Türkiye’nin enerji talebini karşılamak için 130 milyar dolar yatırım yapılması planlanmakta.
  • Türkiye petrol ve gaz kaynaklarının transit taşımacılığı hususunda giderek daha önemli bir rol oynamakta. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı dünyanın en uzun ikinci petrol boru hattı olup, Hazar Denizi’nden çıkartılan ham petrolün Akdeniz’e taşınmasına ve dünya piyasalarına sunulmasına imkan tanımakta. Mavi Akım ve Türk Akımı ise Rusya’dan Türkiye’ye doğal ve dünya piyasalarına doğalgaz taşınmakta. Hazar bölgesinden petrol ve doğal gaz iletimi sağlayacak olan TANAP ve Güney Akım ise Rusya, Hazar ve Orta Doğu’nun petrol ve doğalgazını Avrupa’ya yönlendirecek.
  • Türkiye’nin turizm sektörü dünyanın en büyüklerinden biri.Her yıl 32 milyondan fazla yabancı turisti ağırlayan Türkiye bu faaliyetten 2012 yılında 24 milyar dolar gelir elde etti. Türkiye dünyanın en fazla ziyaret edilen 6. ülkesi olup, İstanbul şehri Londra ve Paris’ten sonra dünyada en çok ziyaret edilen 6. ve Avrupa’da en çok ziyaret edilen 3. şehir.
  • Türkiye dünyanın 8. en büyük tekstil ve 7. en büyük hazır giyim ihracatçısı. Türkiye, İngiltere’ye hazır giyim ihracatı yapan en büyük 2. ve en büyük 6. tekstil ve ayakkabı ihracatçısı. Türkiye ayrıca, Avrupa’nın en büyük 3. ayakkabı üreticisi.
  • Dünyanın en büyük 225 müteahhitlik firmasından 33 tanesi Türkiye’ye ait olup bu konuda Çin’den sonra 2. sırada gelmekte.
  • Türkiye, Avrupa’nın en büyük ticari araç ve en büyük ikinci otobüs üreticisi ve dünyanın 16. büyük motorlu araç üreticisi.
  • Türkiye Avrupa’nın en büyük ev aletleri üreticisi.
  • Türkiye’de, Avrupa ortalamasının neredeyse iki katı kadar kayıtlı 68 milyon cep telefonu kullanıcı bulunmakta. Ayda 299 dakikalık ortalama normal görüşme süresi ile Türkler Avrupa’nın en fazla konuşan cep telefonu kullanıcıları arasında.
  • Türkiye tarım ve ilgili sektörlerde dünyanın önde gelen ülkelerinden biri.Türkiye meyve ve sebze üretimi konusunda dünya 7.’si olup, Avrupa’nın en büyük ve dünyanın 3. dondurulmuş meyve ihracatçısı. Ayrıca bölgesinin en büyük süt ve süt ürünleri üreticisi.
  • Türkiye Avrupa’nın en büyük 2. demir ve çelik üreticisi olup, inşaat demiri üretimi konusunda dünyanın önde gelen üreticisi.
  • Türkiye, dünyanın en büyük dördüncü mega yat üreticisi ve beşinci büyük gemi üreticisi.
  • Türkiye, ABD’den sonra NATO içindeki en büyük ikinci orduya sahip ülkesi.

 Türkiye artık yeni bir evreye geçti. Bundan 100 yıl önce bize Lozan’da çorak bir toprak bırakıldı ancak biz bu toprakları bahtiyar kılmayı başardık.

İlk, orta ve lise ders kitaplarında Türkiye hakkında sıkça dillendirilen ancak içi boş bir deyimden ibaret olup herhangi bir anlam ifade etmeyen “stratejik ülke” kavramı, son 14 yılda yaşanan ekonomik, politik ve siyasi kazanımlar sayesinde anlam bulmaya başladı.

1488’de keşfedilen ve 1497-98 yıllarında Vasgo De Gama’nın Hindistan yolunu bulmasıyla önem kaybeden İPEK YOLU, aradan 520 yıl geçtikten sonra bugün yeniden kuruluyor. Ümit Burnu’nun keşfiyle beraber okyanus aşırı deniz ticaret yollarının bulunması, Batılı ülkelerin deniz ticaretine yönelmesine sebep olduğu gibi, “sömürgecilik” belasının Afrika ve Doğu toplumlarının başına musallat olmasına da sebep olmuştu.

Önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde Avrupa ve dünya ekonomi tarihi yeniden yazılacak. Avrupa’nın tüm fabrikaları birer ikişer kapanacak. Limanlar, depolar, antrepolar, gemi taşımacılığı yapan şirketler, gümrük işletmeleri iş yapamaz hale gelecek.

Nedenini izah edeyim;

Türkiye’nin inşa ettiği Petrol ve Doğalgaz boru hatları (TANAP, MAVİ AKIM, TÜRK AKIMI, BAKÜ-CEYHAN TİFLİS Boru Hattı), Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Trans-Asya Demiryolu Hattı ve 3. Havalimanı gibi stratejik yatırımlar bize çağ atlattığı gibi çağın kendisini de değiştirecek.

Artık Çin ve Hindistan başta olmak üzere bütün Doğu toplumlarının malları seri, hızlı ve çok düşük navlun bedelleriyle Türkiye üzerinden Avrupa’ya akacak. TRANS ASYA DEMİRYOLU HATTI ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü sayesinde  İPEK YOLU yeniden kuruluyor.

Çin, Hindistan, Pakistan, Afganistan, İran ve diğer tüm Doğu toplumlarının malları demiryolu ile Türkiye üzerinden taşınıp Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden oluk oluk Avrupa’ya akacak. Taşıma maliyetleri ve taşıma süreleri en alt seviyeye inecek. Yük ve konteyner gemileri ile Avrupa limanlarına iki üç ayda ulaşan Uzakdoğu malları, sadece bir hafta içerisinde Avrupa’nın göbeğine taşınacak.

Batılıların hiç ara vermeksizin akın akın Türkiye’ye saldırmasının nedeni işte yaşanan bu gelişmeler. Türkiye büyüyor, Türkiye kendilerine rakip olmaya başlıyor, Türkiye gerçekleştirdiği stratejik yatırımlarla Batı’nın altını oyuyor, Türkiye Afrika’ya el atıyor, Türkiye Ortadoğu’da oyun kurucu durumuna dönüşüyor. Batılılar işte bunları hazmedemiyor.

Bugün Türkiye’nin tarihinde hiç olmadığı kadar istikrara ve güçlü bir yönetim yapısına ihtiyacı var. Aksi durumda param parça olacağız.

Oyun büyük! Oyun çok çok büyük! Oyun tahminlerimizin çok ötesinde!

İşte bu nedenlerle yeni Türkiye’nin kuruluşuna el birliği ile destek vermek zorundayız.

Ne için destek vermek zorundayız biliyor musunuz?

  • Mekke, Medine ve Kudüs’e “na mahrem eli değmesin” diye,
  • Peygamber Efendimizin mezarı ve Beytullah, Suriye’deki Emeviye Camii gibi “yıkılmasın” diye,
  • Halep’de, Rakka’da, Hartum’da, Bosna’da ve diğer İslam beldelerinde varlık mücadelesi veren Müslümanlara “uzanacak tek bir el kalsın” diye,
  • İstanbul, Bursa, Konya, Ankara, Antep, Maraş, Urfa, Diyarbakır ve nice şehirlerimiz, Bağdat, Musul, Kerkük ve Halep gibi “harap ve virane olmasın” diye,
  • Askeri darbeler ve 15 Temmuz benzeri hain kalkışmalar “bir daha yaşanmasın” diye,
  • 1000 yıllık kardeşlik devam etsin, bu topraklara “huzur gelsin” diye,
  • Topkapı ve Dolmabahçe Sarayları, El-Hamra Sarayı gibi “için için ağlamasın” diye,
  • Bu coğrafyanın bütünü “bir barış havzası” olsun diye,
  • Somali’de, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de aç uyuyan Müslümanlara yiyecek götürecek “bir el olsun” diye,
  • Mazlumlara kucak açacak “bir yürek her daim var olsun” diye,
  • Binlerce yıldır kanımızla suladığımız bu vatanda “özgürce yaşayabilelim” diye,
  • Bu kutsal topraklarda düşman postalı “görmeyelim” diye,
  • Ayasofya’dan çan sesleri “yükselmesin” diye,
  • Fatih’in, Yavuz’un ve Kanuni’nin sandukaları, işgalciler tarafından “tekmelenmesin” diye,
  • Allah bir daha bu millete, İstiklal Marşı yazdırmayı “nasip etmesin” diye,
  • Kendi topraklarımızda sürgün, kaçgın ve mülteci durumuna “düşmeyelim” diye,
  • Batılıların suyuna, ekmeğine, havasına ve delikli kuruşuna bile “muhtaç olmayalım” diye,
  • Esaret altında yaşayıp rezil ve zelil duruma “düşmeyelim” diye,
  • İçimizdeki ve dışımızdaki hainleri “sevindirmeyelim” diye,
  • Dünyanın beşten büyük olduğunu “ispat edebilelim” diye,
  • Topraklarımıza toprak “katabilelim” diye,
  • Ezan-ı Muhammediyi fersah fersah ötelere “taşıyabilelim” diye,
  • İslam’ın ve Ortadoğu’nun son kalesi “Türkiye ayakta kalabilsin” diye,

Anayasa değişikliğine gönülden ve yürekten EVET dememiz gerekiyor.

Dr. Mehmet Hakan Sağlam

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar