TÜRKİYE'NİN BİR NUMARALI HIRSIZI RECEP TAYYİP ERDOĞAN!
Dr.Mehmet Hakan SAĞLAM

Dr.Mehmet Hakan SAĞLAM

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

TÜRKİYE'NİN BİR NUMARALI HIRSIZI RECEP TAYYİP ERDOĞAN!

17 Haziran 2018 - 20:13

Türkiye Cumhuriyeti’nin 93 yıllık tarihinde; 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 postmodern ve 27 Nisan 2007 e-muhtırası gibi birçok askeri darbe mevcut. Darbelerin neden yapıldığı ve darbe ekonomisinin kimlere ne fayda sağlayacağı konusu ise başlı başına incelenmesi gereken bir konu. Osmanlı’dan günümüze yaşanan tüm darbelerde, darbelerin bir görünen yüzü bir de görünmeyen tarafı bulunmaktadır. Asıl incelenmesi gereken nokta işte bu “görünmeyen” kısımdır.

27 Mayıs 1960 Darbesi, Türk toplumunun hafızasında derin yaralar açmış, yarattığı travma onlarca yıl unutulmamıştır. 27 Mayıs 1960 darbesinden önce Türkiye ekonomisi aslında iyi durumdaydı. 1950 yılına kadar Türk halkının %80’i tarımla iştigal ederken, Adnan Menderes hükümeti birbiri peşi sıra büyük ölçekli sanayi yatırımlarına girişmiş, alüminyum ve demir çelik sektörleri başta olmak üzere birçok sahada fabrikalar açmaya başlamıştı. Üstelik bu yatırımların neredeyse tamamını Ruslarla kurduğu dostluk sayesinde Rus teknolojisi ve Rus sermayesi ile yapmıştı. Yollar yapılıyor, demiryolları yenileniyor, istihdam artıyor, insanlar zenginleşiyor, toplumun refah seviyesi gittikçe yükseliyordu. Ancak 1960 darbesi her şeyi sekteye uğrattı ve kişi başı milli gelir 583 dolar iken, darbe sonrasında 194 dolara kadar düştü. Enflasyon yükseldi, milyonlarca insan fakirleşirken, darbecilerin ve darbe destekçilerinin cebi doldu. Ruslarla ilişkiler sonlandırıldı, yıllar boyu birbirimize düşman edildik.

Yalan ve iftirada sınır tanımayan 1960 darbecileri, kamuoyu nezdinde darbeyi meşrulaştırmak için o günlerde bin bir hikâye uydurdu. Eskişehir Örfi İdare Kumandanı’nın darbe sırasında basıp yayınladığı bildiri bunlardan biridir; “Ankara‘daki bütün Hükümet Erkanı ve Demokrat Parti Başkanları, yabancı memlekete kaçarken yakalanmışlardır. Beraberlerinde 12 uçak dolusu altın mücevherat ve parayı kaçırmakta iken yakalanmıştır. Sabık Başbakan Adnan Menderes ve Sabık Reisi Cumhur Celal Bayar Askeri Kumandanlık Tarafından Tevkif Edilmiştir. Eskişehir’de matbaası olan herkes, bu havadisi basıp yayınlamalıdır. Vatanseverliğinize hitab ediyoruz. Demokrat Parti İl, İlçe ve Bucak başkanlarının kaçmalarına mahal vermeden tevkif edilmelerini ve askeri kuvvetler gelinceye kadar salınmamalarını rica ederim.”

Bu bildiriyi hazırlayan ve dağıtan Eskişehir Örfi İdare Komutanı Tuğgeneral Bedii Kireçtepe’dir. Bu şerefsiz, ahlaksız ve namussuz asker bozması hayatta olsa da ona bir kaç tane soru sorabilsek. Öncelikle o tarihte 12 tane uçağımız var mıydı? İkincisi o yıllarda 12 uçak dolusu altını kim kaybetmiş de kim bulmuştu?

O yıllarda devlet hazinesinde bir miktar altın vardı. Doğru ama bu altınlara ne oldu biliyor musunuz? Milletin altınlarıyla ORDU YARDIMLAŞMA KURUMU (OYAK) kuruldu. OYAK, 27 Mayıs darbesinden sekiz ay sonra, 3 Ocak 1961’de subayların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla devlet hazinesinden “çalınan” 50 bin altınla kuruldu. Anlayacağınız bugün onlarca sektörde faaliyet gösteren OYAK’ın tüm mal varlığı aslında Hazine’ye yani Türk milletine aittir.

Osmanlı Devleti’nin demiryolu, yol, baraj ve sair kamu yatırımlarını finanse etmek amacıyla 1854-1874 yılları arasında yurtdışından temin ettiği borçlar devletin başını uzunca süre ağrıtmış ve hatta bu borçların bir kısmı Cumhuriyet’e intikal etmişti. İşte bu borçların tamamı 1954 yılında Adnan Menderes hükümetince ödenip kapatıldı. Türkiye’nin 100 yıl aradan sonra borçsuz duruma gelmesi, Batılıları rahatsız etmeye yetti ve o andan itibaren Türkiye’nin tekrardan nasıl borç altına sokulabileceğinin hesapları yapılmaya başlandı.

1957 sonrasında artmaya başlayan siyasi tansiyon her iki partinin de birbirine karşı tavrını sertleştirdi. CHP lideri İsmet İnönü, sandıkta DP’yi mağlup etmenin zorluğunun farkına varmıştı. Muhalefet alanını; medya, üniversiteler ve ordu içindeki gücü ile birleştirerek genişletti.

Askeriye içindeki hareketliliğin ilk ciddi delili; 1958 senesinde Albay Samet Kuşçu’nun yazdığı bir ihbar mektubu oldu. Kuşçu bu mektubunda ordu içinde bir grubun; iktidarı devirmek için cunta faaliyetlerinde bulunduğunu, engel olunmadığı takdirde Türkiye’de askeri yönetimin iş başına geleceğini iddia ediyordu. Kuşçu’nun ihbarı Demokrat Parti cephesinde şüphe ve tedirginliğe sebep olsa da yapılan soruşturma ve yargılama sonucunda herhangi bir somut delile rastlanmadı ve Kuşçu ordudaki görevinden uzaklaştırıldı. Mektupta ismi geçen subaylardan bazılarının sadece görev yerleri değiştirildi. İlginç olan nokta mektupta ismi geçen bu subaylardan bazılarının daha sonra 27 Mayıs hareketinde yer almalarıydı. (Bu durumun birebir aynısının 15 Temmuz 2016 darbe kalkışması öncesinde yaşandığını ve ihbarda bulunan subayların aynı akibete uğradığını da lütfen hatırlayın.)

Sadece bu değil, şu an Ortadoğu coğrafyasında yaşanan olayların birebir aynısı 1952-58 yılları arasında da yaşandı. 1954’den sonra Ortadoğu’daki siyasi dengeler hızla değişmeye başladı. 1952’de Mısır darbesi ile başlayan süreç, 1954’de Suriye’deki askeri müdahale ve son olarak 1958 Irak darbesi ile devam etti. Bu durum bölgedeki güç dengelerini değiştirdiği gibi Türkiye’de darbe yapmayı düşünen askerleri de psikolojik olarak cesaretlendirdi.

28-29 Nisan 1960’da İstanbul Üniversitesi öğrencileri hükümeti protesto amacıyla sokağa döküldü. Üniversite hocalarının kışkırtmasıyla hükümeti istifaya çağıran genç protestocular polisin sert müdahalesiyle dağıtıldı. Hemen ardından olaylarda ölü ve yaralılar olduğu şayiası yayıldı. İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi. Kısa süre sonra da 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleşti.

1960 Darbecilerinin ilk icraatı…

Darbe hükümetinin uluslararası alandaki ilk icraatı 1961 yılında IMF ile birinci Stand-by anlaşmasını imzalamak oldu. Türkiye aradan geçen yarım asır boyunca IMF ile 19 Stand-by anlaşması daha imzaladı ve 2002 yılına gelindiğinde toplam borcu 27 milyar dolara dayandı.

1961 darbesinden sonra uzunca süre kendine gelemeyen Türk ekonomisi, 1971 askeri muhtırasıyla tekrardan rayından çıktı. Bu defa askerler tarafından uyarılan kişi Süleyman Demirel oldu. 12 Mart 1971 muhtırasından önce milli gelir kişi başına 538 dolar iken muhtıra sonrasında 476 dolara geriledi.

12 Eylül 1980 darbesi ise diğer darbelerden farklı bir durum arz ediyordu. Cuntacı gruplar askeri komuta zinciri içerisinde hareket etmiş ve darbe bizzat Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanmıştı. 12 Eylül sabahı insanlar yeni bir Türkiye’ye uyandıklarının farkında bile değillerdi. Darbe sonrası binlerce memur, sendikacı, milletvekili, sendika, oda ve dernek yöneticisi gözaltına alınıp tutuklandı. Birçok insan haksız yere mahkûm oldu, bir kısmı ise idam edildi. Darbe, Türk ekonomisini derinden vurdu ve 12 Eylül öncesinde kişi başına milli gelir 1876 dolar iken darbe sonrasında 1299 dolara geriledi. Dışa bağımlılık arttı, zaten kıt kanaat geçinen Türk halkının refah seviyesi düştükçe düştü.

1983 yılında Turgut Özal’ın liderliğindeki ANAVATAN Partisi yeni bir soluk olarak siyaset sahnesine giriş yaptı ve aynı yıl yapılan genel seçimlerde tek başına iktidara geldi. Turgut Özal kendisini Adnan Menderes’in halefi olarak görüyordu. Darbe sonrası kurulan yeni hükümet, ekonomi alanında son derece önemli reformlara imza attı. Bankalar Kanunu, Sermaye Piyasası Kanunu ve ihracatı teşvik tedbirleri yoluyla, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sağlandı. Ancak Özal’ın iktidarı döneminde onun başını ağrıtan bir takım olaylarda birbiri peşi sıra yaşanmadı değil. Doğu ve Güneydoğu’da PKK terörü hızla tırmandı, hatta eylemsel açıdan büyük şehirlere yayılma eğilimi gösterdi. Adnan Menderes’in yolundan giden Özal, ülkeyi hızla kalkındırmaya başlamıştı ki, bu durumdan rahatsızlık duyan kişilerce 1993 yılında zehirlenerek öldürüldü.

Onun ölümüyle Süleyman Demirel Cumhurbaşkanlığı koltuğuna otururken, Başbakanlığa Tansu Çiller getirildi. Çiller’in 1996 yılında Refah Partisi ile koalisyon kurması, ordu içindeki bir takım çevreleri rahatsız edince, 28 Şubat 1997’de darbe heveslisi askerler tekrar dişini gösterdi ve 18 maddelik bir genelgeyle; eğitimden ekonomiye, siyasi yaşamdan iç ve dış politikaya kadar hemen her alana müdahale ettiler. Yaşanan gerginlik ekonomiye yansıdı ve Hazine’nin faiz harcamaları 1997’de 1,7 katrilyon iken darbe sonrasında 5,6 katrilyona çıktı.

27 Nisan 2007 tarihinde ise bu defa AK Parti hükümetini hedef alan bir muhtıra yayımlandı. Genelkurmay Başkanlığı internet sitesi üzeri yayınlanan “e-muhtıra”, milli iradenin başındaki hükümete karşı bir müdahale girişiminde bulunduysa da, Hükümetin dirayetli ve kararlı duruşu sayesinde bu girişim aynı akşam akamete uğratıldı.

Türkiye’nin kayıp yılları olarak isimlendirilecek 1993-2002 arası yıllar; ekonomik, siyasi ve politik krizler, faili meçhul cinayetler, terör eylemleri, yüksek faiz, devalüasyon, dış ve iç borç krizi ve yolsuzluklar gibi hatırlanması bile istenilmeyen olaylarla doludur.

Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti, halkın tüm umutlarının sona erdiği 2002 yılında tek başına iktidara geldi. AK Parti döneminde yapılanları, diğer tüm hükümetler döneminde yapılanlarla mukayese etmek mümkün bile değildir.

Bugün Türkiye’de; 65 yaş üstü tüm vatandaşlar toplu taşımadan ücretsiz faydalanabiliyor, vergi borcu olanlar yurtdışına rahatlıkla çıkabiliyor, kadınlar doğum borçlanması yaparak erken emeklilik hakkı kazanabiliyor. Çocuklu annelere çocuklarının eğitimi için para veriliyor, öğrencilere ücretsiz kitap dağıtılıyor, kişisel borçlarından dolayı emeklilerin maaşlarına haciz konulamıyor, üniversite öğrencileri harç ödemiyor, öğrenciler eğitimleri süresince “öğrencilik” haklarından faydalanabiliyor. İnsanlar acil bir rahatsızlık durumunda devlet ve özel sektör ayrımı olmaksızın istediği hastaneye ücretsiz gidebiliyor, çocukların tüm sağlık giderleri 18 yaşına kadar devlet tarafından karşılanabiliyor.

Gençlere yurtiçi ve yurtdışı seyahatlerinde %30 indirim imkânı sunuluyor, 2009 öncesinde vatandaşlık hakkını kaybedenler otomatik olarak yeniden vatandaş olabiliyor, 28 Şubat sürecinde disiplin cezaları nedeniyle memuriyetten çıkarılanlar tekrar memuriyete dönebiliyor.

İnsanlar çocuklarına istediği ismi koyabiliyor, insanlar rahatlıkla Kürtçe konuşulabiliyor, genç kızlar üniversitelere, okullara ve tüm kamu kurumlarına başörtülü olarak girebiliyor ve çalışabiliyor, engelli çocuğu olan annelere erken emeklilik imkânı sağlanıyor ve engellilere maaş veriliyor, hastalar istedikleri eczaneden ilaçlarını ücretsiz alabiliyor, emekli maaşları istenildiği takdirde evde ödenebiliyor, yaşlı ve bakıma muhtaç kişilere evde temizlik, sağlık ve bakım hizmeti verilebiliyor.

MERNIS ve e-devlet hizmeti sayesinde sabıka kaydından ikametgâh belgesine kadar hemen her türlü evrak bilgisayardan temin edilebiliyor, her türlü vergi ödemesi internet üzerinden yapılabiliyor, yapılan barajlar sayesinde büyük şehirlerde artık su ve elektrik kesintileri yaşanmıyor, son 13 yılda inşa edilen otoban, köprü, tünel, demiryolu ve havaalanları sayesinde insanlar istedikleri yere rahatlıkla ulaşabiliyor, yüzlerce ülkeye vizesiz seyahat edilebiliyor, görme engelli görme cihazı, duyma engellilere işitme cihazı dağıtılabiliyor, öğrencilere lisans, yüksek lisans ve doktora aşamasında karşılıksız burslar veriliyor, eskiden koğuşlarda kalan öğrenciler şimdi otel konforundaki bir veya iki kişilik odalarda kalabiliyor.

Türkiye kendi uçağını, kendi helikopterini, kendi insansız hava aracını, kendi hızlı trenini, kendi tankını, kendi otobüs ve otomobilini rahatlıkla üretebiliyor, uzaya uydu gönderebiliyor, topunu tüfeğini yapabiliyor.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi dönüşünde getirdiği 232 ton tutarındaki altın ganimet rakamına bir daha asla ulaşamayan Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti hazinesi, 497 yıl sonra ilk defa 2013 yılında 580 tonluk altın rezerv rakamına ulaşmış durumda.

Faiz oranları onlarca yıl sonra ilk defa tek rakamlı hanelere düşerken, İstanbul Boğazı’nın altına Marmaray ve Avrasya tünelleri yapıldı. İstanbul’a dünyanın en büyük havalimanı inşa edilirken, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile Osmangazi Körfez Geçiş Köprüsü rekor denebilecek kadar kısa sürede tamamlanıp hizmete açıldı.

FETÖ mensuplarınca 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen darbenin yapılma gerekçesi işte bu yapılan hizmetlerdir.

Sultan Abdülaziz’i öldüren Jön Türkler kime hizmet ettiyse, Abdülhamid’i tahttan indiren İttihat Terakkiciler Osmanlı devletinin milyonlarda kilometrekarelik toprağını kimlere peşkeş çektiyse, Adnan Menderes’i idam ettiren askerler, CHP’liler, üniversite hocaları ve militan öğrenciler kimlere ne fayda sağladıysa, Turgut Özal’ı zehirleyip öldüren ve Recep Tayyip Erdoğan’ı öldürmeye çalışan Geziciler, Ulusalcılar ve FETÖ mensupları da aynı güç odaklarına hizmet etmektedir.

İsrail’e “One Minute” dediği, Mavi Marmara olayında dimdik durduğu, Mısır’daki darbeye “darbe”, Suriye’deki olaylara “Esad katliamı” dediği, TL’den altı sıfır attığı, “Sağlık reformu”nu gerçekleştirdiği, yıllardır bitirilmeyen Karadeniz Sahil Yolu’nu ve Bolu Tüneli’ni bitirdiği, “Kıyamete kadar” ödenemeyeceği zannedilen IMF borçlarını sıfırladığı, “IMF’den borç alınmazsa ülke batar” nutku atan TÜSİAD’a haddini bildirdiği ve “Dünya beşten büyüktür” dediği için Erdoğan’ın ortadan kaldırılması gerekmez mi?

1992-2002 arası dönemde Türk ekonomisinde devlet tarafından toplanan vergi miktarı yılda yaklaşık 55 milyar dolar düzeyinde idi ve bu paranın 50 milyar doları “İÇ BORÇ FAİZ ÖDEMELERİ” olarak Türkiye’de sadece 300 ailenin cebine gidiyordu. Kim bu aileler? Savcı Sayan’ın ifadesiyle Koçlar, Tosunlar, Öküzler…

Düşünebiliyor musunuz? 90’lı yıllarda 70 milyon insan geceli gündüzlü çalışıp bu devlete 55 milyar dolar vergi ödemesinde bulunuyor ve bu paralar Eski Türkiye’nin 300 aileden oluşan kalantorlarının cebine gidiyordu. Şimdi bu kalantorlara bakarsak RECEP TAYYİP ERDOĞAN bir numaralı hırsız! Neden? Çünkü kendilerine ödenmesi gereken yaklaşık 400-500 MİLYAR DOLAR avanta paraya “devlet adına” ERDOĞAN el koymuş durumda.

Eski Türkiye’nin müteahhitlerine göre de RECEP TAYYİP ERDOĞAN bir numaralı hırsız! Neden? Çünkü eskiden devletten ihale alan kişiler, o işi yıllar boyu bitirmez, eskolasyon ve fiyat farkları adı altında milyarlarca doları cebe indirirlerdi. Halbuki bu işler şimdi nasıl yapılıyor? Yap-İşlet-Devret yöntemiyle 20-25 milyar dolarlık devasa yatırımlar devletin cebinden tek bir kuruş para çıkmadan rahatlıkla yaptırılıyor. Ortada devlet kasasından çıkan tek bir kuruş para olmadığı için rüşvette dönmüyor.

90’lı yıllarda 60 TL’ye satılan ilaçları şimdi 6 TL’ye satın alıp hastalara bedava verdiği içinde ERDOĞAN hırsız öyle mi?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun SSK Genel Müdürlüğü yaptığı dönemde 2450 dolara satın alınan kalp stendlerini şimdi 25 satın aldığı için de ERDOĞAN hırsız öyle mi?

Ya da Fetullah Gülen denilen şerefsizin HİMMET adı altında terörist vatan hainlerinden topladığı paralara ve şirketlerine el koyduğu için de ERDOĞAN hırsız öyle mi?

Erdoğan’ın iktidardan uzaklaştırılması için ne kadar çok sebep var değil mi?

Ve soruyorum şimdi? Kim hırsız? Devleti soyan Eski Türkiye’nin kalantorları mı yoksa devletin parasına sahip çıkan ERDOĞAN mı?

İşte tüm bu sebeplerden dolayı, birçok meslektaşımın benden çok haz etmediğini bildiğim halde bir Öğretim Üyesi olarak inadına ERDOĞAN diyorum…

Dr. Mehmet Hakan Sağlam

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • sami
    4 ay önce
    yıllarca devletten yol köprü yapanlara verilen paralar, müşteri o*** hastalar ne olacak çürük beyefendi? onuda arada söylesen..

Son Yazılar