YA BEN YA ONLAR! (1)
Ekrem ARPAK

Ekrem ARPAK

DELİ ÇOBAN

YA BEN YA ONLAR! (1)

17 Kasım 2019 - 00:35

YA BEN YA ONLAR! (1)

"Bir şehrin kurtuluş hikayesi!"

Gri kotunun üzerine giyindiği koyu siyah badisi, mor ceketi; omuzlarına inen siyah beyaz saçları ve gözlüğü ile bir yabancı gibi süzüldü Haşimiye caddesinde.

Haşimiye caddesinden mezarlığına doğru kıvrılan yola girdi. Sağ tarafında yaşları 20-22 arasında değişen şehit vatan evlatları; solunda bir zamanlar hiç ölmeyecekmiş gibi bu şehirde hüküm süren binlerce insanın mezarları vardı.

Her iki mezarlık da bomboş ama Haşimiye caddesini bir zamanların otogarı yerine yükselen dev alışveriş merkezine bağlayan sokak mutsuzlar yığını canlı insanlar ile doluydu. Sağında ve solunda bir avuç toprak içinde yatan binlere inat hiç ölmeyecek gibi yürüyen mutsuz, gamsız, tükenmiş insanlar akıyordu gidiş geliş yönünde. 

Durdu, önce şehit vatan evlatları sonra diğer tarafta yatanların ruhuna bir fatiha okudu. Rahmetli babası geldi aklına. Nemlenen gözlerini silerken cebinden çıkardığı selpak ile burnunu sildi. Kimsenin onun ağladığını görmemesi için çarçapuk temizledi gözyaşlarını.

Bir mezarlığın bitti yerde karşısına dev bir alışveriş merkezi çıktı. Bir zamanların otogarının olduğu yer dönemin belediye başkanı tarafından otogarı şehir dışına çıkarmak sözü ile rant için üç kuruşa peşkeş çekilen şehrin en güzel yerinde dev bir alışveriş merkezi; bu alışveriş merkezine ulaşmanın getirdiği korkunç trafik sıkışıklığı arasında çirkin beton yığını!

Hemen solunda bir zamanlar insanların yaşadığı mağaralar vardı. Mağaraları karşısına alan dev mozaik müzesi kentin medeniyetlerin beşiği olduğunu haykırır gibi duruyordu.

Mağaraların ve uzaklardan görünen Urfa kalesinin eşsiz manzarasını bozan tek şey birilerine rant sağlamak için şehrin göbeğine dikilen trafik canavarı üreticisi beton yığını alışveriş merkeziydi.

İçinden bir ağız dolusu küfür etti şehrin kanını emenlere... Sözde her modern büyük şehir de olduğu gibi şehrin dışına çıkarılacağı söylenen otogar yine birilerine rant sağlamak için şehrin bir başka merkezine yapılmıştı!

Bu arada fiskiyelerden yükselen suların muhteşem görüntüsü ile başlayan ve alışveriş merkezi ile Balıklıgöl'ü biribirine bağlayan uzunlukta yeşil alan çekti dikkatini.

Yeşil, sarı, pembe tonlarında sonbaharın bütün güzellikleri ile süslenmiş ağaçların göğe yükseldiği, sağlı sollu banklarla insanlara dinlenme şansı veren harika bir park alanı vardı.

"Yer yer küçük yapay havuzlar ve üzerinde dost sohbeti yapılacak çimenliklerin olduğu bu park İzmir de, İstanbul da olsa insan seli arasında kalırdım." diye geçirdi içinden. Oysa böğürmeyi türkü çığırmak sanan bir sarhoş, ona eşlik eden birkaç sarhoş genç ile ileride tiner çekmekten baygın düşmüş 18'li yaşlarda bir başka genç dışında kimsecikler yoktu.

Hızlı adımlarla uzaklaştı sarhoş Türkülerin iğrenç böğürtülerinden. Henüz yerel seçim sürecinde eski BŞ Belediye Başkanı Nihat Çiftçi' nin açılışını yaptığı ve sözde Urfalı ev kadınlarının el emeklerini satarak evlerine katkı sağlayacakları amaçlanan dükkanların önüne geldi. Görkemli bir tören ile açılışı yapılan dükkanlarda sadece bir tanesi açık ve ayakta duruyordu! 

Her tarafa çöreklenen dev alışveriş merkezleri arasında annelerin göznuru emekleri kimin umurundaydı!?

Kısaltılmış halleri ile her biri bir başka zengini daha da zengin etme rantı olan AVM'ler bütün ülkede olduğu gibi; Urfa'nın küçük esnafının da belini bükeli epey olmuştu.

Görkemi ile ağaçlar arasında ben burdayım der gibi yükselen Beyaz Saraya takıldı gözleri. BŞ Belediye Başkanlarının bazı akşamlarda şehrin bütün sorunlarını çözüp yoruldular misali misafirlerini ağırladığı eski tarihi köşk yani.

Gelen misafirlerin davullu zurnalı, bol çiğ köfteli içine edilen bin yıllık sıra geceleri ritüeli eşliğinde ağırladıkları ve gelenlerin  Urfalıları durmadan çiğköfe yoğuran mutlu mesut insanlar sandığı köşk... 

Cep telefonu ekranına "Sağlıklı yaşam için gerekli 10.000 adıma ulaşıldı!" mesajı düştü: Sağlığını, umudunu, yaşama sevincini elinden alan bu şehrin siyasilerini düşününce, acı acı güldü. İnce bacaklarını ve gövdesini taşıyan ayaklarının sızladığını hissetti ama hiç bir sızı öfkesine eşlik eden yürek sızısı kadar ağır gelemezdi ona!

Mimari yapısı ile şehrin mistik havası ve otantik yapısına güzellik katan El Rüha otelin önüne geldi. Hemen dibinde yer alan bir cafeye girip, demli bir kaçak çay istedi.

İhtişamından hiç bir şey kaybetmeyen Urfa kalesi ile Balıklıgöl tam karşısındaydı. Bir süre bu eşsiz manzarayı izledi. Sessizliği bozan "Abe sana bir türkü söylim mi?" diye soran dilenci çocuk oldu. 

Üstü başı harap olan çocuğa baktı öylece. Çocuk cevap beklemeden Urfalılar'ın önce ağa, paşa ilan edip sonra da yetim kalasan diye beddua ettiği o kimselerin tanımadığı Ömer'in türküsünü berbat bir şekilde böğürmeye başlayan başladı. Susturdu çocuğu kibarca. 

-Sağol, türkü söyleme. Sana 1 lira da vermem! Ama karnın aç ise gel birlikte yemek yiyelim. Dedi. 

Bu teklif para telaşına düşmüş çocuğu memnun etmedi tabii!

-Paray yoksa benden olsun!

Diye cömertçe bir meydan okudu çocuk. Üstüne de alaycı bir bakış fırlattı.

Dünyanın en zengin toprakları üzerinde ülkenin en yoksul insanları olarak yaşamanın öğretildiği anne babaların çocukları da elbette yoksulluğu türkülerin nakaratına dolayıp dilenmeyi öğrenecekti...

Üşüyen saatlere bulaşan akşam karanlığı usul usul dökülüyordu Urfa kalesine.

Belli ki yokluğun, çaresizliğin dipsiz kuyularında inleyen ve mevsimsiz üşüyen fakir fukara gibi; akşam karanlığı da üşüyordu.

Uzun zamandır şehrin üzerine çöken umutsuzluk bulutları sadece yoksulun, işsizin, kimsesizin saçına, yüzüne, sırtına yağmur gibi dökülüyor; alabildiğine ürküten bir fırtına habercisi geliyordu dört nala!

Tıgıdık Tıgıdık zemheri bir kışın daha ayak sesleri yankılanıyordu göğün göğsünden yani.

Bu ayak seslerini en iyi işsiz anne babalar duyardı ancak...

Bir anda karardı gökyüzü! Siyah kanatlarında garip bir telaşı taşıyan yüz binlerce kuş girdi kızıl güneş ile Urfa sokakları arasına!

Ortalığı inletiyordu Balıklıgöl'ün sağlı sollu dizilmiş ağaçlarına konan kuşlar!

Acı bir haberi getiren; yaklaşan bir felaketten kaçar gibi havada zikzak çizen kuş sürüleri konuyordu ağaç dallarına. Bir süre sonra ağaç dalları kırılacak gibi salkım saçak bükülüyor; bir kuş sürüsü iniyor bir diğeri havaalanıyordu.

Zaman zaman izlediği belgesel kanalları ve okuduklarından arta kalan bilgi kırıntıları arasında karınca sürüsü geldi aklına! Depremi, tsunami, volkanik patlamalar ve benzeri doğal afetleri önceden sezip toplu hareket ederek yer değiştiren karıncalar.

Yine aklında kalanlar bazı kuş sürülerinin de benzer refleksler gösterdiğini fısıldıyordu hafızasına.

"İyi de..." dedi kendi kendine. "Deprem kuşağında olmayan, Amerikadan kopup gelecek tsunaminin imkan dahilinde olmadığı, volkanik patlamaları yüz yıllar öncesine bırakmış Urfa da kuşlar hangi felaketin habercisi ola bilirdi ki!?"

Çayını yudumladı. Telefonun kamerasından kuşların kanat çırpışları ile küçük gagalarından yayıldıkça büyüyen hüzünlü telaşlı cıvıltıları dinledi.

"İyi de... " dedi yine. "Yüz yılın siyasetçi felaketinden daha büyük bir bela olabilirmi ki Urfa için!"

"Gerçi," diye devam etti iç sesi. "Denizi olmayan şehirde maviyi görmeden boğulma ustası olmuş bu şehrin mucize insanlarını hangi felaket korkutabilir ki!"

"Şeytan uyuyakaldı bir gün! Rüzgar sert esti. Üç tüy düştü şeytandan: Biriyi paraya yapıştı, diğeri mevkiye, öteki de ihtirasa!
O günden sonra şeytan hiçbir iş yapmadı" demişti büyük Dostoyevski...

" Şeytanın tatile çıktığı talihsiz şehrim! " diye mırıldandı.

Her içüne bulaşan bir takım siyasilerinden, bürokratlarından daha büyük felaket ne olabilirdi!?

Üstelik Dostoysevski'nin şeytanı tembelliğe iten 3 felaketi bazı Urfalı siyasi ve bürokratlarının tek bedeninde can bulmuştu...

Makama bulaşan siyasiler; makamlarını paranın kendine akışına sunmuş; güç, iktidar, gösteriş ihtirası ile şehrin adeta kanını emiyordu! 

Yalan, kumpas, taciz, yolsuzluk, hırsızlık, tefecilik, çirkef; vıcık vıcık ilişkilerin ortasında kalan esmer alınlı Urfalılar; yoksulluğun, işsizliğin, çaresizliğin dar ağaçlarında acı içinde; onların oyları ile makam sahibi olanlar ise sırtlarında sevinçten tepiniyorlardı.

İçtiği iki demli çayın parasını masaya bırakıp Haşimiye caddesinde ağır ağır yürümeye başladı. Bir duvarda asılı kalan sararmış reklam afişi çekti dikkatini.

"2019 Göbeklitepe Yılı Hayırlı Olsun Şehrimize!"

Yazılıydı afişte. Meyvesini komşu Gaziantep'in yediği dünyanın gözbebeği Göbeklitepe.

Gerçi basiretsiz, çapsız, liyakat yoksunu ve hep banacı siyaset anlayışı yüzünden %70'i Urfa da yetişen Fıstığı da Antep alalı çok olmuştu.

Buğdayın, mercimeğin ana vatanı Urfa ama ambalaj ve patent merkezi Gaziantep'ti...

Gaziantep BŞ Belediye Başkanı Fatma Şahin Halfeti' yi kendi ilçesi ilan edeli epey olmuştu! 

Bacaklarının ağrıdığını hissedince; ciğer kebabının kokusuna bulanan bir kaçak çay daha içmek için, gördüğü ilk tatlıcı dikkanına girdi. Bir prosyon Şıllık ısmarladı!

Siyaseti, bürokrasisi, sağlığı, eğitimi, yolları, tarımı, hayvancılığı ile fakir fukarayı ekmek parasına feleğin vurduğu dansöze çeviren şehirde yenecek en anlamlı tatlıydı şıllık!

Cep telefonunu çıkardı cebinden. Önce Mehmet ÖZHASEKİ'ye oldukça uzun iki mesaj attı whatssaptan: Sonra sırası ile rehberinde kayıtlı bildiği diğer bakanlara ve iktidar partisinin genel başkan yardımcılarına, teşkilat Başkanlarına, koordinatörler ve tanıdığı bütün siyasilere...

Şanlıurfa isot ve lahmacun kokulu türküler diyarı değil; kültürün, sanatın, tarımın, hayvancılığın, turizmin başkentidir.

Şanlıurfa terörün değil; barışın, kardeşliğin, hoşgörünün başkentidir.
Kadim tarihi ile ülkemin en zengin şehridir benim memleketim..."

Diye başlayan mesajları şehrin temel sorunları ile devam etti.

Ayağa kalkarken ağız dolusu küfür eder gibi bir yemin etti kendi kendine!

" And olsun önce bütün pisliklerini üzerime sıçratmaya ve haklarımı gasp etmeye çalışanlar sonra bu şehri bu hale getirenler ile kavga edeceğim. Ya ben ya onlar!"

Devam edecek...

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar